Dorothee Meilichzon
Tasarımcı kimliğinizi bir kenara bıraktığınızda, kendinizi en çok hangi anlarda “sadece Dorothée” olarak hissediyorsunuz?
Ben iki farklı insan değilim; her zaman Dorothée’yim. İşimi tutkuyla, tüm kalbimi ve ruhumu ortaya koyarak yapıyorum. Ancak aynı zamanda son derece hareketli bir özel, sosyal ve aile hayatım var ve bunların hepsi birbirine karışıyor. Ben de tam olarak bunu seviyorum. Müşterilerim çoğu zaman arkadaşlarım oluyor; çocuklarım da sık sık ofiste benimle birlikte oluyor ya da seyahatlerime katılıyor. Arkadaşlarım yaptığım restoranları ve otelleri deneyimliyor, ve pek çok misafirimiz de zaman içinde arkadaşım haline geliyor.
Çalışmalarınızda oyun, mizah ve sürpriz önemli bir yer tutuyor. Çocukluğunuzdan bugünkü tasarım dilinize taşındığını düşündüğünüz bir mekan, alışkanlık veya hayal var mı?
Bence çocukluk, yaratmak ve düşünmek açısından hayatın en özgür dönemi ve bunu kaybetmememiz gerekir. Bir zamanlar olduğumuz çocuğu, onun hayallerinin ve arzularının neler olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Bunu sık sık düşünüyorum. Ayrıca bu mesleğin üzerindeki baskıyı da biraz azaltmamız gerekiyor. İnsanların eğlenmek, dinlenmek, gülmek ve başkalarıyla tanışmak için geldiği mekanlar yaratabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Annemin de söylediği gibi, yeni bir aşı keşfetmiş değilim sonuçta.
Başkalarının yaşayacağı, yemek yiyeceği ve dinleneceği mekanlar tasarlıyorsunuz. Bu süreç sizin konfor, ev ve aidiyet kavramlarınızı kişisel olarak nasıl değiştirdi?
Aslında tam tersi söz konusu; işim kişisel hayatımı değil, kişisel hayatım işimi etkiliyor. Misafirperverlik sanatının merkezde olduğu ortamlarda büyüme şansına sahip oldum. Yemek yapmak hayatın önemli bir parçasıydı, sofralar davetkardı ve herkese kapımız açıktı. Benim aktarmak istediğim de tam olarak bu anlayış: Başkalarına özen göstermek, kendilerini el üstünde tutulmuş hissetmelerini sağlamak ve daha ilk andan itibaren detayların onlar için düşünüldüğünü anlamalarını mümkün kılmak. Bunun kestirme bir yolu yok; deneyimin beklentileri karşılaması için çok çalışıyoruz. Özellikle insanlar tatildeyken bu gerçekten kıymetli bir armağan ve bunu mahvetmemek gerek.
Sizi kendi stüdyonuzu kurmaya yönelten düşünsel ya da mesleki ihtiyaç neydi?
Güçlü bir girişimcilik ruhuna sahiptim. Beş yıl boyunca bir ajansta çalıştıktan sonra kendi stüdyomu kurmak ve tutkuyla bağlı olduğum konaklama ve ağırlama sektörüne odaklanmak istedim. Experimental Group bana en başından itibaren güven duydu ve bu sayede stüdyomuzu hızla geliştirme fırsatı buldum.
Gençlik yıllarınızdan beri savunduğunuz bir tasarım ilkesi var mı?
Hala sabit bir formüle sahip olmamaya, her şeyi sürekli sorgulamaya inanıyorum. Bunu yaparken de misafirperverliğin temel ilkeleri olduğunu, zaman içinde gelişip değişse bile özündeki değerlerin aynı kaldığını unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Mekan üzerinden güçlü bir anlatı geliştirmeye çalışıyoruz: Mekanın tarihi, coğrafyası, hikayeleri, mimarisi ve ona özgü ya da onu benzersiz kılan her ne varsa, anlatının içine dahil ediyoruz. Değişen şey, içinde bulunduğumuz dönemin artık daha temkinli olması; herkes birbirine benzer şeyler yapıyor. Biz ise risk alabilmek ve yenilik yapabilmek için mücadele ediyoruz.
Endüstriyel tasarım eğitiminiz, iç mekanları yalnızca bir dekorasyon meselesi olarak değil; nesnelerden, davranışlardan ve kullanım senaryolarından oluşan sistemler olarak görme eğiliminizi nasıl etkiledi?
Endüstriyel tasarım, çalışmalarımı büyük ölçüde etkiledi. Mekansal planlamada, kullanıcı dostu bir alan yaratmayı hedeflerken aynı zamanda orada çalışan kişilerin ihtiyaçlarını da dikkate alan bir tasarım geliştirmeye çalışıyorum. Bir mekanın programını oluşturmak işimizin son derece önemli bir parçası: Oda sayısı, odalar ile banyolar arasındaki oranlar, yiyecek ve içecek alanlarının yerleşimi ve organizasyonu gibi... Bence bir projenin en heyecan verici kısmı da bu: İnsanların o mekanı nasıl kullanacağını hayal etmek.
Tarihi bir yapıda çalışırken koruma, yorumlama ve yeniden yaratma arasında nasıl bir öncelik sıralaması var?
Neredeyse yalnızca tarihi yapılar üzerinde çalışıyoruz. Bu nedenle projelerimizi sistematik olarak mevcut yapıdan hareketle geliştiriyor ve ona uyum sağlıyoruz. Hiçbir zaman önceden belirlenmiş fikirlerle ya da kendi isteklerimizi dayatma arzusuyla gelmiyoruz. Tasarımı belirleyen yapının kendisidir. Biz yapının klasik unsurlarını geometrik biçimler, parlak renkler ve daha çağdaş desenlerle dengeliyoruz.
Röportajın tamamı No.35 sayısında!
Röportaj: Seval Akbulak