Sürekli farklı şehirler arasında gidip geliyorsun, senin için “ev” duygusu nerede başlıyor?
Benim için ev, Londra demek. Hayatımda en uzun süre yaşadığım yer orası ve hala dünyanın en iyi şehri olduğuna inanıyorum. Ancak son dönemlerde New York’ta fazla zaman geçiriyorum, gelecek yılın başında bir showroom açacağız. Dolayısıyla Londra her zaman gerçek evim olarak kalsa da New York çok yakın bir adres olarak ikinci sırada yer alıyor.
Tasarımın ötesinde seni en çok hangi sanat formu ve ekolü besliyor?
Resim ve genel anlamda sanat her zaman ilham kaynağım oldu, ama çağdaş dans beklenmedik biçimde güçlü bulduğum bir alan. Özellikle James Thiérrée’nin işlerine bayılıyorum; Sadler’s Wells’de izlediğim Something of the Abyss ve Raoul olağanüstüydü. Kurduğu dünya, hayal gücü ve fiziksel ifade biçimi insanın zihninde güçlü bir yer ediniyor.
Bir mekana girdiğinde ilk fark ettiğin detay nedir ve daha önce hiç paylaşmadığın bir tasarım takıntın var mı?
Her zaman önce ışığı fark ederim; seviyesini, sıcaklığını ve yarattığı atmosferi. Işık yanlışsa, başka hiçbir şey tam anlamıyla doğru hissettirmez. Line Vautrin’in kutuları bende sessiz sedasız bir tasarım saplantısına dönüştü; onları toplamaya başladım ve benim için gerçekten çok özel bir yere sahipler.
Mimarlık geçmişin, iç mekanları kurma biçimini nasıl şekillendirdi?
Mimarlık eğitimi çalışmalarıma dair her şeyi biçimlendirdi. Bana bir mekana rasyonel yaklaşmayı öğretti çünkü bu sistemin önce kusursuz işlemesi ve amacına eksiksiz hizmet etmesi gerekiyor. Ancak o temel oturduktan sonra estetik devreye girebilir. İşlev ve güzellik birlikte çalışmalı ama benim için her zaman mantık önce geliyor.
Malzeme seçimine olan yaklaşımın sezgisel mi, kavramsal mı?
İkisi de. Büyük ölçüde sezgisel çünkü bir şeyin nasıl hissettirdiği, mekanda nasıl durduğu çok önemli. Ama biz her projeye mutlaka bir konseptle ya da anlatıyla başlıyoruz ve mümkün oldukça malzemelerin bu hikayeyi yansıtmasını istiyoruz. Yani seçimlerin arkasında bir anlam var ancak sezgisel, duygusal tepki de en az onun kadar önemli.
İşlerinle birlikte sıkça anılan bir kavram “zamansızlık”. Dünyanın “yeni” olana bu kadar takıntılı olduğu bir dönemde, zamansızlık senin için ne ifade ediyor?
Zamansız tasarım, zamanı hem görsel hem fiziksel hem de duygusal olarak aşabilen tasarım demektir. Biz de trendlerden uzak duruyoruz, bunun yerine eski referanslara dönüyoruz. Stüdyoda bir kütüphanemiz var ve kendimizi 30’ların, 40’ların ve 50’lerin tasarımcılarına tekrar tekrar dönerken buluyoruz. Zanaatkarlarla, ustalarla çalışmak da bunun bir parçası; onlar, becerileri kuşaklar boyunca aktarılan insanlar... O derin zanaat kültürü, tasarıma doğal olarak bir kalıcılık ve süreklilik hissi katıyor.
Yüzyıl ortası modernizmi, projelerinde sık sık karşımıza çıkan bir referans. O dönemin biçimsel dilinde seni bugün hala en çok ne etkiliyor?
Aslında ben daha çok Art Deco’nun sade, arınmış tarafına çekiliyorum; Jean- Michel Frank ve Eileen Gray gibi isimlere. O dönemde bana hala inanılmaz taze gelen bir saflık ve modernlik var. Çizgiler çok yalın, ama malzemeler zengin ve kusursuz işlenmiş. Son derece sade bir dil ancak zanaatkarlıkla yükseltiliyor; tekrar tekrar döndüğüm bir kombinasyon bu.
Antikalar ile çağdaş parçaları bir araya getirirken kendi içinde takip ettiğin bir kural var mı? Bir malzemenin seni gerçekten büyülemesi için ne gerekir?
Projelerimize her zaman vintage parçalar katıyoruz. Bu parçalar mekana derinlik kazandırıyor ve sanki zaman içinde yavaş yavaş kurgulanmış, bir anda dekore edilmemiş hissi veriyor. Bir malzemede beni büyüleyen şey, sadece malzemenin kendisi değil; formu, tasarımı ve nadirliği… Malzeme, tanıdık bir formu beklenmedik biçimde dönüştürdüğünde ya da bildiğimiz bir silüeti yeni bir seviyeye taşıdığında gerçekten özelleşiyor.