arrow-left icon arrow-right icon behance icon cart icon chevron-left icon chevron-right icon comment icon cross-circle icon cross icon expand-less-solid icon expand-less icon expand-more-solid icon expand-more icon facebook icon flickr icon google-plus icon googleplus icon instagram icon kickstarter icon link icon mail icon menu icon minus icon myspace icon payment-amazon_payments icon payment-american_express icon ApplePay payment-cirrus icon payment-diners_club icon payment-discover icon payment-google icon payment-interac icon payment-jcb icon payment-maestro icon payment-master icon payment-paypal icon payment-shopifypay payment-stripe icon payment-visa icon pinterest-circle icon pinterest icon play-circle-fill icon play-circle-outline icon plus-circle icon plus icon rss icon search icon tumblr icon twitter icon vimeo icon vine icon youtube icon

José António Uva

José António Uva

Barrocal’ın hikayesiyle başlamak istiyorum. Londra’da yatırım bankacılığı yaparken nasıl oldu da 26 yaşındayken her şeyi bırakıp köklerinize dönmeye karar verdiniz?

Kurumsal hayattaki geçmişim çok uzaklarda kaldı, neredeyse 20 sene önceydi. Portekiz’e işten biraz izin alıp dinlenmeye gelmiştim, ama ailemle çok güçlü bağları olan bu çiftliğe aşık oldum… Aslında bütün hikaye böyle başladı. 200 yıldır ailemize ait olan bir araziden bahsediyoruz; ben ve çocuklarım sekizinci nesli temsil ediyoruz. Çocukluğum Lizbon’da geçti. Bir Amerikan okuluna gidip ancak hafta sonları çiftlikte vakit geçirebiliyordum. Daha sonra yedi seneliğine yurtdışına çıktım ve üç farklı ülkede yaşadım. Böyle bir hayat çizgisinden gelip kırsalın ortasındaki bu projenin hayatımın temel parçalarından birisi haline geleceğini tahmin bile edemezdim. 2002 yılında buraya döndüğümde, bu benim için bir tutku ve emek işine dönüştü. Barrocal’ın 7000 yıllık hikayesini, bu yerleşimin, taş çağından  Roma’ya ve hatta günümüze kadar olan zaman içindeki değişimini ve farklılıkları anlamaya çalıştım.

Barrocal’ın parçası olduğu Alentejo, Portekiz’in yüzölçümünün yaklaşık üçte birlik bir kısmınıkapsıyor ve nüfusun yüzde 45’i burada yaşıyor. Bu bölge hiçbir zaman sanayileşmemiş ve bu yüzden zanaat mirası hala çok güçlü. Aslında Lizbon ile Algarve arasındaki bölge için genel olarak durum aynı şekilde. Bu bölgeler oldukça iyi korunmuş; tüm sahil hattı şahane... Tüm bu sahiller, bağlar, zeytin bahçeleri, bu kültürel ve ekolojik zenginlik beni tam anlamıyla büyüledi ve bunu başından beri ilginç bir fırsat olarak gördüm.

Projeye ne zaman başladınız? Sanki hep evrilmeye devam eden bir yatırım gibi geliyor.

Barrocal projesine 2002’de başladık ve tamamlanması 2016’ya kadar sürdü... Projeleri biraz eski yöntemlerle yönetiyorum sanırım. Finans sektöründen gelen birisi olarak işlerin burada ne kadar farklı yürüdüğünün açıkça farkındayım. Bankacılık ve finansta 7 yıllık yatırımlar üzerine konuşurken, böyle projelerde neredeyse 40, 50 yıllık planlar yapıyoruz. Bu oldukça ilginç bir fark, çünkü temelinde, şimdilerde çok konuşulan “sürdürülebilirlik” fikri var. Bir tarihçiden duyduğum en güzel tanıma göre sürdürülebilirlik, bir sonraki nesle bir şeyler aktarabilmek demek. Bize de ailemizden bir şeyler kaldığı için oldukça şanslıyız, ama en önemlisi sanırım bütün bu mirasın devamlılığı için her şeyi, özüne sadık kalarak yeniden şekillendiriyoruz.

Örneğin, hala şarap, zeytinyağı, et, sebze, meyve ve tahıl üretiyoruz, ama bunları şimdi farklı yöntemlerle yapıyoruz. Veya eski çiftlik binalarını misafirhaneye dönüştürmemiz gerekti; bunu binanın özelliğini koruyarak ve “moda fikirlere” kapılmadan yaptık. İnşa ettiklerimizi de standart kalıplarla yapmamaya özen gösteriyoruz. Konu bizim için her şeyi en kısa sürede, en verimli şekilde tamamlamak değil. Bu mülkün, bölge insanlarını, coğrafyasını ve tarihini yansıtmaya devam etmesi için uğraşıyoruz.

Tüm bu proje, arazi, otel, restoran bir bütünün parçası gibi… Hem estetik, hem de işlevsel açıdan yalın bir gerçeklik ve dürüstlük söz konusu. Barrocal’ın özel mülk olarak kalmasının sizin için ilgi çekici olmadığına nasıl karar verdiniz? Tüm bu kırsal Portekiz geleneğini, tarihini, bilgisini diğer insanlarla paylaşmak ve dışa açılmak için sizi neler motive etti? Bunun bir pazarlama tekniği olduğunu sanmıyorum çünkü 2002’de böyle bir trend yoktu.

Bu çok ilginç bir soru, çünkü evet o zamanki bakış açımıza göre böyle büyük bir çiftlik kurmanın ailemiz için hiçbir anlamı ve faydası yoktu... Burası köyde basit bir araziden ibaretti; inşa edildiği 1820’de yaklaşık 9.000 hektarlık bir alana yayılmış ve iki yüz kişiye ev sahipliği yapan  kırsal bir yerleşimdi. Bizim için ilginç olan yanı, tamamen kendi kendine yeten bir sistemi olmasıydı. Burada insanlar iki asırdır her gün kendi ekmeklerini, peynirlerini yapıyor, etlerini temin ediyor, sebze ve meyvelerini yetiştiriyorlardı. Ve, kendi arazilerini sürüyorlardı. Dışarıdan ürün aldıkları tek zaman Ağustos’ta kurulan panayırdı; buradan balık ve tekstil ürünleri temin ediyorlardı. Bunun yanında, biliyorsunuz Portekiz kültürü misafir ağırlamayı sever. Bizim de belirli standartlara sahip bir hizmet kültürümüz vardı. Bu kadar derin bir tarihe sahipken, böyle güzel binalarımız varken, bunların kapalı kalmaması ve  herkese açılması gerektiğine inandım. Tabii, misafir ağırlamak denince 2002’de herkes şehirdeki belirli noktaları veya sahillerdeki büyük otelleri düşünürdü. Bizim buradaki yaklaşımımız başından beri aynı kalitedeki hizmeti, bu topraklara dair bir yakınlık hissiyle sunmak üzerine oldu. Bu bölgenin insanları dışarıdan gelen ziyaretçileri profesyonel olarak da ağırlamaya hevesli ve ilgili olabilir miydi? Bu oldukça ilginç bir mücadele. Açıkçası oldukça da uzun zaman alıyor... Biz beş yıldır hizmet veriyoruz ve hala değişmeye, öğrenmeye devam ediyoruz. Şu anda bu mülk üzerinde yaklaşık yüz elli kişi, misafir ağırlama alanında hizmet veriyor ve bu insanların yüzde 90’ından fazlası ya burada ya da civar köylerde doğmuştur. Buraya katılmadan önce hiç bu sektörde çalışmamış ve hatta bir otelde bile bulunmamışlardır. Bu benim için müthiş bir gurur...

Barrocal’ın yenilenme projesinde Pritzker ödüllü, ünlü mimar Eduardo Souto de Moura ile çalıştınız. Bu projede temel aldığınız tasarım değerleri nelerdi?

Tasarıma dair en çok dikkate aldığımız konulardan birisinin dürüstlük olduğundan siz de bahsettiniz. Aslında, Eduardo gibi yetenekli mimarlar, böyle projelerde “haddinden fazla tasarlama” (overdesign) tuzağına düşmemeyi başarıyorlar. Kişisel tasarım yönelimlerini, mekanın tarihinden ve yerel yapısından uzak tutmaya çalışıyorlar. Eduardo’nun bu yaklaşımı burada zamansız bir his yarattı. Projenin merkezine 200 yıl öncesinin evrimleşmemiş zanaat algısını koyduk; burada tuğlalar hala odun ateşinde pişiyor, seramikler hala elde üretiliyor, boyama hala aynı biçimde yapılıyor. Bunun dışında burada Alentejo’nun kültür mirasından da parçalar bulabilirsiniz. Bu bölgede iki kültür bir araya geliyor; Romalılara kadar uzanan Akdeniz geleneği ve bambaşka değerleriyle Atlantik geleneği...

Röportaj ANIL ATALAN Fotoğraf FILIPE LUCAS FRAZĂO

Curated No.15'i satın almak için tıklayın. 

Read more

Marie-Louise Sciò

Marie-Louise Sciò

Tim Weiland

Tim Weiland

Gabriele Salini

Gabriele Salini

Your Cart

Your cart is currently empty. Click here to continue shopping.