Leonardo Tiezzi & Riccardo Coro
Ca’ Riviera’yı bir “mekan”dan çok “zihinsel bir alan” olarak tanımlamak mümkün mü?
Kesinlikle mümkün. Ca’ Riviera hiçbir zaman yalnızca fiziksel bir mekan olarak tasarlanmadı; aksine, bağlamından ayrı düşünülemeyen, kapsayıcı bir deneyim olarak kurgulandı. Projenin mimarisi, peyzajı ve zamansallığı; onu kapalı ve tanımlı bir mekansal çerçeveye indirgemektense, belirli bir durumu ve atmosferi şekillendirmeye katkıda bulunuyor.
“House of Arts” ifadesini özellikle tercih ediyorsunuz. Bu tanım, klasik kurum–galeri–müze ayrımlarına nasıl bir alternatif öneriyor?
Biz ev sahibi gibi hareket ediyoruz. Mekan, ağırladığı pratikler tarafından yaşanmak, etkinleştirilmek ve dönüştürülmek üzere tasarlandı. Bizim rolümüz küratoryal bir ses dayatmak değil; sanatçıların ve galerilerin bu alanı bizimle birlikte ifade edip geliştirebilecekleri koşulları yaratmak üzerine kurulu.
Mekanın “geçici ev” olarak tanımlanması oldukça güçlü bir ifade. Bir sanatçının ya da galerinin bu evi sahiplenmesi sizin için ne anlama geliyor?
Ca’ Riviera’yı “geçici bir ev” olarak tanımlamak, dönüşümü temel bir ilke olarak benimsemek anlamına geliyor. Mekan, her sanatçının ya da galerinin varlığına yanıt vererek “bukalemun” gibi değişken bir hal alıyor. Ca’ Riviera’da yaşamak; onunla diyaloğa girmek, onu geçici olarak sahiplenmek, yeniden şekillendirmek ve evrilen anlatısında bir iz bırakmak anlamına geliyor.
16. yüzyıl villalarında çalışmak, çağdaş sanatsal üretimle nasıl bir gerilim ya da diyalog yaratıyor?
Villalar belli bir ortam sunmaktan fazlasını yaptı; bir düşünme biçimi önerdi. Katmanlı tarihleri ve mekansal karmaşıklıkları, çağdaş pratiklerin köklü bir mimari ve kültürel bağlamla diyalog içinde açığa çıkabileceği bir yer hayal etmemize imkan tanıdı.
Ca’ Riviera’da kürasyonun rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Bu yapı, klasik küratoryal otoriteyi yeniden mi konumlandırıyor?
Ca’ Riviera’da kürasyon; bir yazarlık eyleminden çok, bir kolaylaştırma pratiği olarak düşünülüyor. Mesele tekil bir vizyonu ortaya koymak değil, birden fazla sesin bir arada var olabileceği ve gelişebileceği koşulları düzenlemek. Burada kürasyon; dinleme, aracılık etme, mekansal ve kavramsal ayarlama biçimine dönüşüyor.
Projede dikkat çeken şeylerden biri de “misafirlik” ve “emanet” kavramları. Sanat üretimini bu kavramlar üzerinden düşünmek neyi değiştiriyor?
Misafirlik ve emanetçilik kavramları, bakış açısında sahiplikten sorumluluğa doğru bir kayma yaratıyor. Misafir olmak, bir mekanla dikkatli bir şekilde ilişki kurmak; onun tarihini ve zamansallığını kabul etmek anlamına gelir. Aynı zamanda emanetçilik de özen göstermeyi ima eder; sanatsal üretimin gerçekleşmesini mümkün kılan koşulları koruma ve aktarma taahhüdünü… Yani bu iki kavram birlikte sanatçı, mekan ve izleyici arasındaki ilişkiyi daha karşılıklı, daha etik ve sürekli gelişen bir ilişki olarak yeniden çerçevelendiriyor.
Bienal gibi güçlü bir kurumsal çerçevenin yanında konumlanmak stratejik bir karar. Ca’ Riviera bu yapıya paralel mi ilerliyor yoksa ona bir karşı alan mı açıyor?
Bienal, küresel sanat takviminin en önemli anlarından birini temsil ediyor. Bu nedenle Ca’ Riviera’yı onunla ilişki içinde konumlandırmak hem doğal hem de gerekli geldi. Bununla birlikte proje bu zamansal çerçeveyle sınırlı değil. Bienal’e yakın bir konumda hareket ederken, aynı zamanda onun ötesine uzanmayı; süreklilik, devamlılık ve daha derin bir ilişki kurma imkanı sunmayı amaçlıyor. Bu anlamda hem kurumsal ritimle birlikte hem de onun biraz dışında hareket ediyor.
İlk serginin odağı The Shape of the Self. Neden bu tema ile başlamak istediniz?
The Shape of the Self fikri mahrem ve sembolik bir boyut taşıyor. “Benlik”, sabit bir kimlik olarak değil; karşılaşmalar, bağlamlar ve zamansal koşullar aracılığıyla biçim alan bir şey olarak anlaşılıyor —tıpkı mekan ve kendimiz gibi. Bu akışkanlık, mekanı nasıl tasavvur ettiğimizle güçlü bir şekilde örtüştü ve temelinde tutarlılığını korudu. Sergi de bu dinamiği, projede yer alan sanatçıların pratikleri üzerinden keşfetmenin bir yolu haline geldi
Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” ifadesini serginin merkezine yerleştiriyorsunuz. Bu düşünce günümüz sanat üretiminde nasıl yeniden anlam kazanıyor?
Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” sözü; parçalanma, çoğulluk ve sürekli kendini yeniden icat etme haliyle tanımlanan çağdaş bağlamda yeniden aciliyet kazanıyor. Bugün kimlik giderek daha fazla inşa edilen, ilişkisel ve performatif bir olgu olarak anlaşılıyor. Sanatsal pratikler de bu durumu yansıtıyor ve güçlendiriyor: Yazarlığı sorguluyor, sabit öznellikleri istikrarsızlaştırıyor ve benliği ötekiliğe açıyor. Bu anlamda söz, bir provokasyondan çok yaşanan bir gerçekliğe dönüşüyor.
Röportaj: Seval Akbulak
Röportajın tamamı No.34 sayısında!