arrow-left icon arrow-right icon behance icon cart icon chevron-left icon chevron-right icon comment icon cross-circle icon cross icon expand-less-solid icon expand-less icon expand-more-solid icon expand-more icon facebook icon flickr icon google-plus icon googleplus icon instagram icon kickstarter icon link icon mail icon menu icon minus icon myspace icon payment-amazon_payments icon payment-american_express icon ApplePay payment-cirrus icon payment-diners_club icon payment-discover icon payment-google icon payment-interac icon payment-jcb icon payment-maestro icon payment-master icon payment-paypal icon payment-shopifypay payment-stripe icon payment-visa icon pinterest-circle icon pinterest icon play-circle-fill icon play-circle-outline icon plus-circle icon plus icon rss icon search icon tumblr icon twitter icon vimeo icon vine icon youtube icon

Haluk Akakçe

Haluk Akakçe

Uzun zamandır ortalarda yoktun. İstanbul’a mı dönüyorsun?

Şu ara ben de burada olmaktan memnunum, özlemişim. Burada ailem ve her şeyi konuşabildiğim, aynı frekansta olduğum arkadaşlarım var. Ama geri dönmüyorum. Evet, İstanbul’dan çok uzun zamandır ayrıydım. Biraz burada olmak ve anneme yakın olmak istedim. Yakında New York’a dönüp yaşadığım yeri değiştireceğim. Bir süreliğine Avrupa’da bir yerlerde olmak istiyorum. Bunun nedeni de ailem. Zaman ilerliyor ve annemle daha fazla vakit geçirebilmek için senede 5-6 ay burada olmak istiyorum. Her şeyi zaman gösterecek. Pek ileriye dönük konuşmak istemiyorum…

Beş sene hiç Türkiye’ye gelmedin ve sergi açmadın. Nasıl geçti bu dönem?

Biraz kendime döndüğüm bir dönemdi. Sergi açmadım ama resim yapmaya devam ettim. Sadece yaptıklarımı göstermiyordum. Bu zaman içinde çok okudum, çok araştırdım ve farklı felsefeleri inceledim. Değişik boyutların ve zaman kavramlarının üzerine gittim. Kendimdeki farklı şeyleri keşfettim ve hiçbir şey yapmadan duramaz oldum. Sadece ilgimi çeken şeyleri yapmaya başladım.

Bir sanatçı olarak zoru başardın. New York gibi bir metropolde ve tüm sanatçıların olmak istediği şehirde kendini ortaya koydun...

New York’ta taviz vermeyen, özgüveni yüksek insan çok. Rekabet büyük. Sanat alanında belli bir çevre var, herkes birbirini tanıyor. Bir galeriye gittiğiniz zaman güçlü bir dünya içine girdiğinizi hissediyorsunuz ve aralarına kabul edilmeyecekmişsiniz gibi geliyor. Bu nedenle ilk başta ben de “başarmam çok zor” dedim. Fakat sakin mizacımın yanında hırslı ve mükemmeliyetçi biriyim, kenara çekilmedim. New York’ta staj yaparken karşıma çıkan insanların bana şans vermeleri de büyük bir fırsattı.

Kimdi bu insanlar? Neler oldu?

“Amerikan Rüyası!” benim için birden fazla kez gerçekleşti, diyebilirim. New York’taki ünlü mimarlık ofislerinden Skidmore, Owings & Merrill LLP’de staj yaparken bir gün Getty Müzesi’ni yapan, proje müdürü geldi. Rapido ile yaptığım çizimlerimi gördü ve onları Chelsea’de önemli bir galerinin sahibi arkadaşı Matthew Marks’a göstermek istediğini; hatta her sanatçı adayının ilk adım attığı yer olan Drawing Center’a gidip “Selections” başlıklı karma sergiye başvurmamı söyledi. Ama o yılki başvurular kapanmıştı. O sırada çalıştığım firma bana iş teklifinde bulundu. Şans benden yana olmaya başlamıştı. Bir gün evde kendi kendime çizim yaparken kapı çaldı ve üst kat komşumun ricasıyla kapıdaki misafirini oyalamak üzere evime aldım. Gelen misafirle sohbet ederken konu sanattan açıldı ve çizimlerimi gösterdim. Meğer gelen misafir, Drawing Center’ın küratörlerinden Bushra Gill’miş ve bana “Başvurular kapandı ama sanırım sergiye bu sene +1 kabul edeceğiz!” dedi. Böylece New York sanat piyasasına girdim. Drawing Center’daki sergide çizimlerim yer aldı.

O zamanlar Christie's’in başındaki kadın, benim çizimlerimi satın almış ve Jeff Koons, Jean-Michel Basquiat ve Keith Haring gibi sanatçıları keşfeden, Deitch Projects’in sahibi Jeffrey Deitch’a “İnanamazsın, öyle bir şey gördüm ki çok bireysel bir kelime hazinesine sahip ve senin görmen şart,” demişti. O da bakıp bana ulaşmaya çalıştı. O zamanlar bir atölyem dahi yoktu. Her ne kadar yatak altında çok çizimim olsa da ona göstermek istediğim düzeyde işlere sahip değildim. Sonuçta Jeffrey Deitch ilk defa gelecekti ve tek bir şansım vardı. Bu nedenle görüşmeyi sürekli reddettim. Aynı dönem MoMA PS1’daki bir sergide video çalışmam gösterilecekti. PS1’ın direktörü Klaus Biesenbach’ın asistanı Christina Lee, yapacağımız sergiyi konuşmak üzere beni bir yemeğe davet etti. Arabaya bindik ve Soho’da bir restorana gittik. Araba restoranın önünde durdu ve “bak Haluk, içeride Jeffrey Deitch, Sotheby's’ın başındaki isim Alfred Taubman ve Cannes’da gösterilen “Downtown81”ın yönetmeni var. Lokantayı kapattılar ve Jeffrey seninle tanışmak istiyor. İçeri girebilirsin ya da araba seni evine bırakabilir. Karar senin, ben ayrılıyorum,” dedi. Bu fırsatı artık geri tepemezdim ve içeri girip tanıştım. Ertesi gün New Museum’da bir açılış vardı. Oradan çıkarken Jeffrey geldi ve beraber bir hip-hop kulübüne gittik. Bana, “Seninle çalışmak istiyorum. Birçok sanatçı var ama bir de tamamıyla kendi lisanları olan, zamanla sınırlanmayan sanatçıların yeri ayrı. Keith Haring ve Basquiat da öyleydi. Bence sen de öylesin. Her şeyin mümkün olduğu bir dünyada olsaydı, nasıl bir sergi yapmak isterdin?” diye sordu. “İşte biz, bu sergiyi yapman için sana yardımcı olacağız. Bu nasıl bir sergi olabilir?” dedi. Ben de, “Zor bir soru. Nasıl cevap verilir ki?” dedim.

“Ben ne yapacağımı bilmiyorum ama ne yaparsam yapayım, insanlar çıkarken ‘Bu gerçekten sanat mı? Bu neydi şimdi?’ diye sorgulasınlar istiyorum.”

Merak ve heyecan içinde dinliyorum. Sonra ne oldu?

Jeffrey’ye Victoria & Albert Müzesi’nde Art Nouveau Arts & Crafts dönemine ait bir sergiyi anlattım. Sergiden çok etkilenmiştim. Özellikle Belçikalı mimar Victor Horta’nın büyük bir hayranıyımdır. Sergi şöyle başlıyordu: Bir barones, evinde davet veriyor. Sene 1890’lar. Victor Horta evi tasarladığı gibi baronesin kıyafetini de tasarlamıştı. Kadın elini kapının kulpuna uzattığı zaman, elbisesinin kol detayı kapı kulpuyla, kapıyla ve bütün duvardaki resimlerle bir araya geliyordu. Bir anda kadın, elbisesi, mücevheri ve kendi vücuduyla bütün resmin parçası haline geliyordu. Hatta davet sofrasındaki çatallar, bıçaklar, her şey dahil oluyordu resme. Buna “Gesamtkunstwerk”, yani sanatın bütünlüğü deniyor. İç mimarlık okuduğum için çok etkilendim. Bir de sergiye girerken bir dinleme cihazı verildi. Cihazı kulağınıza götürdüğünüzde baronesin evindeki davetten sesler eşliğinde sergiyi geziyordunuz. Kulağınızda insanlar konuşuyor, şampanya kadehleri tokuşturuyordu. Sürprizlerle dolu bir sergiydi. Tam kapıdan çıkarken kulağımdaki ses, “It was all very wonderful, darling. But, is this really art?” diyordu. Anlatıcı da “This is exactly when you know that you have done something new! Concept of art is about to change!” diyordu. Ben de Jeffrey’nin sorusuna bu sergiyi anlatarak şöyle cevap verdim: “Ben ne yapacağımı bilmiyorum ama ne yaparsam yapayım, insanlar çıkarken “Bu gerçekten sanat mı? Bu neydi şimdi?” diye sorgulasınlar istiyorum. Başarılı bir sergiyle ilgilenmiyorum, bilginiz olsun. Tam tersine insanların zamanla idrak edeceği bir sergi yapmak istiyorum,” dedim. Jeffrey, bunu duyunca olaya daha da vuruldu çünkü yeninin peşindeydi ve yeni olan her şeyle ilgileniyordu. Ertesi gün Jeffrey yine aradı, “Evinin camından aşağı bak. Aşağıda limuzinimiz bekliyor. Sanatçılarımıza nasıl davrandığımızı görmeni istiyorum. Smoke Show’dayız ve seni Backstage’de bekliyoruz,” dedi. Smoke Show, o dönemin en popüler gösterisiydi. Snoop Dogg, Eminem gibi isimlerin ünlendiği şov programıydı. Ben de gittim. Kapıda gösterinin asıl adamı Dr. Dre beni karşıladı. Hayatımda hayalini bile etmediğim ortamlara girmeye başlamıştım. Tüm bunlar olurken New York’taki Henry Urbach Architecture adlı ufak bir galeride mimar Lebbeus Woods’un sergisi olduğunu duydum. Bilkent’te okurken Woods’un çok büyük hayranıydım. Sergiye gittim. Sonra ilk sergim, bu galeride oldu. Tüm işler satıldı. Jeffrey bunları da duymuştu. Açıkcası, Jeffrey beni Henry’den çaldı. Bu galeriden ayrılmak duygusal olarak çok zor oldu. Hatta Henry, “Ben daha seni yeni gösterdim. Ama peki git, serbestsin!” dedi. Çünkü Jeffrey bana bir atölye ve çok yüksek bir prodüksiyon ücreti önermişti. Jeffrey’nin galerisi Soho’nun ortasındaki en popüler galeriydi. Ne istesem yapılıyordu. Atölye ve ev de ayarlandı. Her ay elime yüksek miktarda paralar geçiyordu. Benim hayatıma baktığınızda sürpriz gelişmelerle nasıl bir anda değiştiğini görebiliyor musunuz? İşte böyle başladı her şey ve çok hızlı bir ivmeyle yükseldim.

Bir de senin Anna Wintour ile görüşmen vardı, diye hatırlıyorum…

Evet. Jeffrey’den önce PS1’da başka bir sergi olmuştu. Vogue’dan Anna Wintour aradı ve “Bu senenin en iyi genç tasarımcı ödülünü Nicolas Ghesquière’ye verildi. Kendisine ilham kaynağını sorduğumuzda beni PS1’a götürdü. Sen dünyaca ünlü bir modacının şu an ilham perisisin. Vogue House’a gelir misin? Senle bir röportaj yapmak istiyoruz,” dedi. O sırada PS1’da çizimlerimin olduğu bir atölyem vardı ve aşağıdaki büyük odada ilk video çalışmam olan “The measure of all things” gösteriliyordu. Nicolas sergiyi gezmiş ve Balenciaga’da ödüllü tasarımlarını, benim işimden etkilenerek ortaya çıkartmıştı. Sergiye Anna Wintour’u götürüp “İşte benim dünyamı değiştiren, bu! Bundan esinlenerek yaptım,” demiş. Sonra Frank Gehry’nin tasarladığı Vogue House’a gittim ve röportajı yaptık.

Röportaj: Rana Korgül Fotoğrafçı: Emre Güven

Curated Magazine No.3 sayısı için tıklayın. 

 

 

Read more

Gabriela Palatchi Elhadef

Gabriela Palatchi Elhadef

Begüm Khan

Begüm Khan

Francesco Missoni

Francesco Missoni

Your Cart

Your cart is currently empty. Click here to continue shopping.