Pascale Zıntzen
Şu an hayatınızın hangi evresindesiniz?
Barselona ve Ebro Deltası yakınlarında kırsal bir bölgede yaşayan ve üreten multidisipliner bir sanatçıyım. Kil ve bronz işlerimin merkezinde yer alsa da kağıt üzerine kolaj yaparak da kendimi ifade etmeye devam ediyorum. Aynı zamanda 11 ve 12 yaşlarında iki çocuğumu tek başıma büyütüyorum; bunun hayatıma olan etkisi yadsınamaz. Annelik rolüm sanatsal sürecimi besliyor. Ev hayatımla işim arasında, yani evimle stüdyom arasında gerçek bir ayrım yok. Sanırım bu nedenle stüdyoma “Oikos Estudio” adını verdim. Oikos, Antik Yunancada “ev” anlamına geliyor. Bu isim, bir sürekliliği yansıtıyor: Sanatın, bakımın ve gündelik jestlerin bir arada var olduğu bir sığınak gibi.
Belçika’da doğdunuz fakat Barselona’da yaşıyorsunuz. İspanya’ya yolunuz nasıl düştü?
Belçika’da doğdum fakat yirmili yaşlarımda ülkeden ayrıldım. Yıllarca yurt dışında yaşadıktan sonra Güney Avrupa’da bir yere yerleşmek istedim ve bu ülke İspanya oldu. Barselona ile Ebro Deltası yakınlarındaki kırsal bir bölge arasında bir hayat kurdum. Akdeniz ışığını, bitmek bilmeyen yazları ve çocuklarımı doğayla şehrin iç içe geçtiği,
dışarıda bolca vakit geçirebildikleri bir yerde büyütme imkanına sahip olmayı seviyorum. İspanya; çocuk yetiştirerek, evde diller arasında gidip gelerek, stüdyomdaki günlük üretimimle ve ailem gibi olan dostlarımla birlikte yavaş yavaş “evim” oldu. Yine de yeni ülkeme hiçbir zaman tamamen ait olamayabilirim; açıkçası bu benim için sorun değil. “Eşikte” olmak alışık olduğum bir kavram.
Kendi hayatınızın dizginlerini elinizde tutmaya dair manifestonuz nedir ve size ne güç verir?
Hızın hüküm sürdüğü bir dünyada “sanatçı temposunu” seçmek başlı başına bir manifesto. Kendimi bir sanatçı olarak tanımlıyorum ve kökleri zanaatkarlığa dayanan eserler üretmeyi amaçlıyorum. Günlük çalışmanın disiplininden, bir jesti bir dile dönüşene kadar tekrar etmekten güç alıyorum. Ben bir tasarımcı değil, üreticiyim. Bu durum özellikle ana malzemem olan kil ile çalışırken daha da belirginleşiyor. “Arte povera” yani toprak, el ve zaman gerektiren oldukça mütevazı bir yaklaşım. Bu kadar yalın bir malzemeyle galeriler tarafından kürasyonu yapılan etkileyici parçalar üretmek bana güç veriyor. Her gün yaptığımız sanat, aynı zamanda travmatik deneyimleri yaratıma da dönüştüren bir araç. Önemli olan, yaşananlarla ne yaptığınız; onları nasıl güce, şiire, kırılganlığa ve güzelliğe dönüştürdüğünüz. Bu anlamda kararlılık, dürüstlük ve kız kardeşlik kavramlarını birer manifesto olarak görüyorum.
Multidisipliner bir sanatçı olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?
Bu bir anda fark ettiğim bir şey değildi. Her zaman üretmeyi severdim. Gençliğimde sanat okulunda her gün saatlerimi çizim, resim ve heykel yaparak geçirirdim. Sonrasında arkeoloji ve sanat tarihi okudum. Bu deneyimler bende hiç kaybolmayan bir kelime dağarcığı oluşturdu. Kile dönüşüm ise bir arkadaşımın doğum günüm için bana seramik dersi hediye etmesiyle oldu. Dersin üçüncü saatinde merkezimi yeniden bulduğumu hissettim. O günden beri ellerimle çalışmadığım tek bir gün bile olmadı. Hala bir şeyler üretiyorum, insanlara gösteriyorum ve bu çalışmalar onlarda bir duygu uyandırıyor; bu harika bir his.
Kreatif yolculuğunuzda bugüne kadar nasıl bir yol izlediniz?
13 ile 18 yaşlarım arasında beş yıl boyunca güzel sanatlar okulunda kara kalem, akrilik, yağlı boya ve kil heykel üzerine çalıştım. Üniversitedeki arkeoloji ve sanat tarihi eğitimim ise gündelik objeleri; mekanın, estetiğin, inancın, aidiyetin ve geleneklerin anlam taşıyıcıları olarak okumayı öğretti. Ardından Brüksel’de geleneksel döşeme ve dokuma öğreten eski ve güzel bir okulda üç yıl geçirdim. Bu süreç, ellerimin malzemeyle iç içe olmasını sağladı; yavaş üretimden ve atölyede saatler geçirmekten ne kadar keyif aldığımı gösterdi.Son yıllarda kil, her şeyi yörüngesine alan bir eksen haline geldi. Ellerimle üretiyor, defalarca deniyor ve istikrarlı şekilde çalışıyorum. Sabırlı ve hassas bir süreç bu; aynı zamanda oyunbaz ve günlük deneyimlerle iç içe. Bronz ya da yakında kullanmaya başlayacağım kumtaşı gibi başka malzemelere geçmeden önceki temelim kil diyebilirim.
İşleriniz seri üretim çağında el yapımının ve yavaşlığın yeniden doğuşunu simgeliyor gibi. Sizi yavaşlığa çeken dürtünün altındaki duygu neydi?
Yavaşlık bir özen biçimi. Her eserin, onu biçimlendiren ellerin hafızasını korumasını sağlıyor. Stüdyomda tekrar, mekanik bir eylem değil; bir var olma, kabul etme, kucaklama ve kulak verme biçimi. Malzemeye, zamana ve hayatın söylediklerine… Hayat ne kolay ne de kusursuz; aksine sert ve zor. Sanat benim için sürekli bir neşe ve huzur yaratma çabası. Esas olana yakın kalmama yardımcı oluyor: Ham maddenin dürüstlüğüne ve onunla her gün çalışmaktan gelen şeffaflığa.
Bir koleksiyon fikri nasıl şekilleniyor?
Genellikle her eser kendi evreninin kapısını aralar. Bir kıvrım, kalınlık ile hafiflik arasındaki denge ya da malzemeden doğan özel bir form, kendi ailesini oluşturur. Bu noktadan sonra küçük bir dünya kendi içinde konuşmaya başlar ve topladığım pigmentler bir palet oluşturur. Katı bir plan dayatmak yerine eserlerin organik biçimde büyümesine izin veririm. Önceden tasarlayıp çizmediğim için bu oluşum organik. Elbette zihnimde bir tasarı vardır; bazen bir anıdan, bazen antik bir kabın deseninden, bazen geleneksel objeler üzerine yaptığım bir araştırmadan, bazen dinlediğim bir podcast’ten ya da zihnime takılan bir fikirden… Sonrasında da ellerimi dinlerim. Süreç yalnızca entelektüel ya da yalnızca duygusal değil; ikisinin birleşimi.
Zanaat tekniklerini önceleyen işlerinizin arkasında nasıl bir süreç var peki?
Süreç tamamen elle şekillendirmeye dayanıyor: Sucuk tekniği, plaka yöntemi ve parmakla biçimlendirme gibi yöntemlerle malzeme odaklı çalışıyorum. Yaparak öğreniyorum. Evimizin çevresindeki bitkilerden pigment toplayıp, kendi renklerimi hazırlıyorum. Taklit edilemez bir karışım; bilinçli olarak böyle yapıyorum. Bazı fikirler hızla gelirken bazıları haftalar süren deneme- yanılma süreci gerektiriyor. Zaman burada belirleyici bir unsur, bu yüzden acele etmiyorum.
Kilin size öğrettiği en zor şey ne oldu?
Alçakgönüllülük, sabır ve azim. Aslında sadece kil değil, sanatın kendisi öğretti. Her gün sanatçı olmaya ve bununla hayatını sürdürmeye çalışmak; sabır ve yeniden başlama cesareti gerektiriyor. Mesela, bir eserin çökmesi, bana kontrolün hiçbir zaman tamamen bende olmadığını hatırlatıyor. Güzellik, çoğu zaman malzemenin iradesini kabul ettiğimde ortaya çıkıyor. İş birlikleri bozulabilir, sergiler gerçekleşmeyebilir… Bu bana umudu kaybetmemeyi ve mütevazı kalmayı öğretiyor.
Doğal pigmentler toplamak, coğrafyayla bir anlaşma yapmak gibi mi?
Kesinlikle. Her pigment bulunduğu yerin ve anın izini taşır. Bu pigmentleri; bazen denizden çıktıktan sonra, bazen çocuklarımla yürüyüş yaparken, bazen zeytinliklerde bazen de deniz kıyısından toplarım. Bu pigmentleri kullanmak o anıları eserlerimin içinde yaşatmanın bir yolu. Renk yalnızca görsel değil, paylaşılan zamanın da izidir aynı zamanda. Dostlarım da benim için pigment toplar; onlar da kendi anılarını ve o yerin izlerini çalışmalarıma dahil etmiş olurlar böylece.
Röportajın tamamı No.33 sayısında!
Röportaj: Seval Akbulak