Başak & Defne Kocabıyıkoğlu
İstanbul’da kendinizi en çok “kendiniz gibi” hissettiğiniz yer neresi?
Ofisimiz/atölyemiz. Zaten bu nedenle oraya Nackiyé House dedik. Duvara kendi ellerimizle yerleştirdiğimiz çini karolardan, günün iki öğününü üzerinde yediğimiz masamıza ve lavanta bahçemize kadar her şey bizim bir uzantımız. Kendimizi orada evimizde, yaratıcı ve mutlu hissediyoruz.
Seyahat ederken bavulunuza mutlaka giren üç şey nedir?
Her duruma göre bir ilaç çantası, yaz kış yanımızda taşıdığımız Nackiyé ince kaşmirler ve uzun yürüyüşler için iyi bir sneaker ayakkabı.
Evlerinizde ya da çalışma alanlarınızda sizi en iyi anlatan obje hangisi?
Bizi evlerimizde ve çalışma alanlarımızda en iyi anlatan objeler; Montblanc dolma kalem, ajanda ve parfüm şişelerimiz.
Dolabınızda yıllardır sakladığınız veduygusal değeri olan bir parça var mı; varsa onu hala özel kılan şey nedir?
Nackiyé’nin ilk sezonundan ipek kaftan elbiseler. O ipekleri bulmak artık mümkün değil.
Moda tarihinde sizi dönüp dönüp kendine çeken bir dönem var mı? Ve bu dönemi yalnızca estetik olarak değil; dönemin ruhu, kadın imgesi ve üretim biçimi açısından nasıl okuyorsunuz?
80’ler ve 90’lar; çünkü o dönemlerde büyüdük. 80’lerin umarsız başkaldırısı ve 90’ların entelektüel estetiği bizim için hep ilham kaynağı oldu.
Tasarım anlayışınıza yakın hissettiğiniz bir moda ekolü var mı: Couture geleneği, Akdeniz resort estetiği, Japon avangardı, İtalyan zanaatkarlığı ya da başka bir damar?
Couture zanaat geleneğinin Türk formları ve Japon minimalizmiyle buluşması desek?
Sizi en çok etkileyen tasarımcılar arasında kimler var? Onlarda hayranlık duyduğunuz şey disiplin mi, dünya kurma becerisi mi, yoksa zamana direnme güçleri mi?
Bizi en çok etkileyen isimlerin başında Rei Kawakubo ve Comme des Garçons geliyor. Onlarda hayranlık duyduğumuz şey yalnızca güçlü bir silüet ya da tasarım disiplini değil; ilk günden bugüne aynı özden beslenerek özgün kalabilmeleri ve kendi dünyalarını zamana direnebilecek bir tutarlılıkla kurabilmeleri.
Moda tarihinde “bugün hala çok güncel” dediğiniz bir isim ya da yaklaşım var mı?
Rei Kawakubo!
Seyahatlerinizde moda algınızı değiştiren bir şehir oldu mu?
Tabii ki Paris. Çok sık sarf edilen “şık”, “özgüvenli” ve “özgün” sözcükleri bizce ancak Paris’ten sonra anlam kazanıyor.
İstanbul dışında Nackiyé’nin ruhuna en yakın bulduğunuz şehir ya da coğrafya neresi?
Ege ve Ege adalarıyla Paris’in fantastik bir karışımı. Yine Japonya da bizi her zaman etkileyen bir coğrafya oldu.
Nackiyé’yi kurarken moda dünyasında eksikliğini hissettiğiniz şey neydi?
Nackiyé’yi kurarken, kendi coğrafyamızı ve zanaatkarlık geleneğimizi güncel modayla buluşturan bir yaklaşımın eksikliğini hissettik. Aynı zamanda kaliteden ve iyi servisten ödün vermeyen markaların giderek azalması da bizim için önemli bir itici güç oldu.
Markanın aileden gelen bir kadın figüründen ismini alması, tasarım sürecinizde nasıl bir sorumluluk yaratıyor?
Nackiyé ne de olsa bir aile markası; çünkü biz bir aileyiz. Aile değerlerimize uygun bir kurum olarak yaşayabilmek bizim için önemli bir sorumluluk.
Mimarlık, tasarım, moda ve iletişim gibi farklı geçmişleriniz markanın diline nasıl karışıyor?
Biz hep çok katmanlı ve farklı bakış açılarını bir araya getiren yaklaşımları sevdik. Tek bir gelenekten gelmiyor olmak, farklı bilim ve sanat ekolleriyle donanmış olmak bize hem büyük bir değer hem de daha özgürce sorgulayabildiğimiz bir alan yaratıyor. Bu çeşitlilik, markanın diline doğal olarak karışıyor ve zaman zaman moda dünyasının dışına çıkarak daha geniş bir yerden bakmamıza imkan veriyor.
Moda endüstrisi çoğu zaman “yeni” olanı ödüllendiriyor; oysa bazı markalar derinleşerek, tekrar ederek,kendi dilini rafine ederek büyüyor. Nackiyé için yenilik ne zaman gerekli, ne zaman tuzak?
Nackiyé’nin değişimden ziyade, var olanı koruyan, geliştiren ve bugüne taşıyan bir yerden yaşamasını istiyoruz. Yaratım sürecinde ise kendimize sık sık şu soruyu soruyoruz: “Bu bizim için hala güncel mi?”Eğer cevabımız evetse, devam ediyoruz.
Markanın görsel dünyasında ev, yaz, aile, seyahat ve İstanbul gibi kodlar öne çıkıyor. Bu kodların romantikleşmeden gerçek kalması için neye dikkat ediyorsunuz?
Kendi hayatımızdan ve gerçek ihtiyaçlardan feyz almaya dikkat ediyoruz. Yaptığımız her şeyin hayatın bir ya da birkaç noktasında gerçek bir yerinin olabilmesi bizim için çok önemli. Kendimiz giymek istemeyeceğimiz hiçbir rengi, kumaşı ya da formu koleksiyona dahil etmiyoruz. Burada dürüst kalabilmek çok önemli.
Akdeniz, İstanbul, zanaat, kadın mirası gibi kavramlar çok güçlü amaaynı zamanda kolayca romantize edilebilecek alanlar. Bu referansların dekoratifleşmemesi için neye dikkat ediyorsunuz?
Gerçek bir ilgi ve obsesyon noktasından yola çıkıldığı sürece hep gerçek kalacaklarını ve dekoratifleşmeyeceklerini düşünüyoruz; çünkü bunlar bizim gerçek obsesyonlarımız.
Bir markanın “hikaye anlatması” bugün neredeyse zorunluluk halinegeldi. Sizce hikaye ne zaman bir derinlik yaratıyor, ne zaman pazarlama dekoruna dönüşüyor?
Bu noktada “hikaye” anlatmaktansa dürüstlük ve sorgulama çok daha önemli kavramlar bizim için. Öncelikle ortayakoyduğunuz marka ve ürünün geçerli bir varoluş nedeninin olması gerektiğine inanıyoruz. Dünyada milyonlarca olan bir üründen neden bir tane daha yapıyoruz sorusu önemli. Bu soruya verecek dürüst bir cevabımız varsa, bu bizim hikayemiz oluyor.
Moda endüstrisi sürekli referanslarla çalışıyor; arşivler, coğrafyalar, sanat, aile hikayeleri, seyahatler, alt kültürler. Siz ilham ile tekrar, referans ile alıntı, hafıza ile stilizasyon arasındaki çizgiyi nasıl kuruyorsunuz?
Bizim en temel referansımız kendi çocukluk ve ergenlik fantezilerimiz, obsesyonlarımız ve hislerimiz. Bunların arasında bazen kişiler, bazen anlar, bazen kokular, bazen de filmler ya da müzikler oluyor. Bu referanslar dünyada sadece bizim duyduğumuz müzikler ya da sadece bizim izlediğimiz filmler değil; bir jenerasyon olarak paylaştığımız bir kültür. Burada ayrıştırıcı olan faktör, bu mirasın bize ne ifade ettiğini fark ettiğimiz nokta. Bu duyguların en yoğun yaşandığı dönemler olan çocukluk ve ergenlik yılları bu nedenle en çok iz bırakan yıllar. Biz sıklıkla o yıllara seyahat ediyoruz. Ne yazık ki belli bir yaştan sonra etkilenmek o kadar kolay olmuyor.
Nackiyé’nin dili belirginleştikçe, kendi kendini tekrar etme riski de artıyor mu? Bir markanın imzasını koruyarak kendini şaşırtması nasıl mümkün?
Kendimizi tekrar etmekten çekindiğimizi düşünmüyoruz. Moda endüstrisi, tasarımın en hızlı tüketildiği endüstriolabilir. Bu gerçekçi ve sürdürülebilir bir beklenti değil bu yüzden. Her ürünün yaratımında en az 200-300 karar var. Bu kararları doğru verdiğimizi düşünüyorsak kendimizi tekrar etmekten korkmuyoruz.
Röportajın tamamı No.34 sayısında!
Röportaj SEVAL AKBULAK Fotoğraf BARBAROS CANGÜREL Makyaj BEDİRHAN AYDIN Saç TALAT KIVRAK Fotoğraf Asistanı MUSTAFA BERBER Prodüksiyon EBRU AVCI