Jay Osgerby
Çocukluğunuza baktığınızda, bugünkü tasarım anlayışınızın köklerini hangi nesnede, mekanda ya da anıda buluyorsunuz?
Çocukluğum kırsalda geçti ve yaşadığımız yerin yakınında bir hava üssü vardı. Her gün tarlalara yürürdüm; uçaklar başımın üzerinden geçerdi. Kırsalın sakinliği ile gökyüzünde yavaşça beliren o inanılmaz makinelerin yan yana gelişi bende çok güçlü bir etki bıraktı: Bir tarafta doğal formlar ve el işçiliği, diğer tarafta teknik, hassas, hatta biraz tehlikeli görünen objeler. Bu iki dünya arasındaki karşıtlık bende “Bu nasıl çalışıyor? Neden böyle görünüyor?” sorularını uyandırdı. Bugün geriye baktığımda, tasarıma dair merakımın aslında tam da bu karşıtlık duygusundan doğduğunu fark ediyorum.
Evinizde ya da stüdyonuzda sizi en iyi anlatacak üç nesne nedir?
İlki, klasik bir Richard Sapper tasarımı Alessi kahve makinesi. Gün içinde o kadar çok kahve içiyorum ki, bu makineyle aramda özel bir bağ var diyebilirim. Sadece keyif veren bir şeyi üretmek üzere tasarlanmış bir makine olmasını seviyorum. Londra’da yaşıyorum; İstanbul denince nasıl Boğaz akla geliyorsa, Londra için de Thames öyle. Nehrin suyu çekildiğinde kıyı boyunca yürüyüp çamurun ve taşların arasından pek çok şey bulabiliyorsunuz. Londra, tıpkı İstanbul gibi, yüzyıllara yayılan tarihe sahip bir şehir ve nehir yatağı sürekli hareket halinde olduğu için dalgalar zaman zaman inanılmaz parçaları ortaya çıkarıyor. Yıllar içinde Thames kıyısında bulduğum ve sakladığım epey parça var; ikinci olarak onları sayabilirim. Bir nesnenin sizi zamanda yolculuğa çıkarabilmesi, geçmişle temas ettirmesi fikri benim için önemli. Üçüncü olarak da ortağım Edward Barber ile birlikte, stüdyomuz Barber Osgerby olarak FLOS için tasarladığımız Bellhop lambayı söyleyebilirim.
Stüdyonuzun ilk yıllarına baktığınızda, bugün hala çalışma biçiminizi şekillendiren temel ilke nedir peki?
Daha önce hiç görmediğim bir şeyi üretme heyecanı.
Malzemeyle kurduğunuz ilişki, hem mobilyalarınızda hem de Rimowa için tasarladığınız valizler gibi hareket halindeki objelerde belirgin biçimde hissediliyor. Bugünlerde sizi en çok hangi malzeme ya da üretim tekniği heyecanlandırıyor?
Aslında herhangi bir malzeme olabilir. Beni asıl ilgilendiren, malzemenin kendisinden çok, onu eline alan kişinin ne yaptığı. Şu sıralar Benini ve Galerie Kreo ile cam üzerinde epey çalışıyorum. Camı seviyorum; özellikle el yapımıysa büyülü bir tarafı oluyor. Mesela İtalya’daki Benini’de renkler için kullanılan formüller var; hepsi gizli, küçük bir defterde saklanıyor. Malzemeleri cama karıştırıyor, fırına veriyor; sonra çıkarıp üflüyorsunuz. Aynı formülü kullansanız bile hava koşulları, basınç gibi etkenler yüzünden bir gün ortaya çıkan tonla ertesi gün ortaya çıkan ton bambaşka olabiliyor. Bu öngörülemezlik hoşuma gidiyor. Sanırım beni en çok, malzemenin rastlantıyla ve fizik kurallarıyla kesiştiği o ince çizgi heyecanlandırıyor. Sürecin tamamen kontrolümüzde olmamasını seviyorum. Tıpkı yemek yapmak gibi: Aynı tarifi defalarca uygulayabilirsiniz, aynı keki her seferinde aynı şekilde hazırlarsınız ama pazartesi yaptığınızla salı yaptığınızın görünüşü bile farklıdır. Ben tam olarak bu tür farklılıklarla ilgileniyorum.
Mozaik Design’ın ürün seçkisinde de yer alan Tip Ton, mekanik aksam kullanmadan öne eğilerek oturmayı mümkün kılan az sayıdaki sandalyeden biri. Bu fikrin çıkış noktası neydi?
Aslında projenin en başında hedefimiz, okullar için çocuklara yönelik bir sandalye tasarlamaktı. Ben çocukken sınıfta düzen çok daha sabitti; derste uzun süre aynı pozisyonda otururdunuz. Bir noktadan sonra da çoğumuzun yaptığı o hareketi yapardık: Sandalyeyi geriye doğru kaldırıp arka ayakların üzerinde sallanmak. Öğretmen hemen “Yapma” derdi elbette. Ama aslında bunu yaramazlık olsun diye yapmıyorduk; hareket ettiğinizde kan dolaşımı artıyor, beden toparlanıyor, zihniniz açılıyor. Bugünse öğretme biçimi değişti. Çocuklar derste çok daha hareketli, daha oyunun ve etkileşimin içinde. Çocukken o sandalyeyi geriye doğru itme hali bana şunu düşündürdü: Bu içgüdüyü daha güvenli bir yöne nasıl çevirebiliriz? Tip Ton fikri tam buradan doğdu. Sandalyeyi geriye değil, öne doğru eğilebilir hale getirmek; hem o hareket etme ihtiyacına cevap veriyor hem de daha doğal, daha canlı bir oturma hali sağlıyor.
Röportaj: Kardelen Ötker
Röportajın tamamı No.32 sayısında!