arrow-left icon arrow-right icon behance icon cart icon chevron-left icon chevron-right icon comment icon cross-circle icon cross icon expand-less-solid icon expand-less icon expand-more-solid icon expand-more icon facebook icon flickr icon google-plus icon googleplus icon instagram icon kickstarter icon link icon mail icon menu icon minus icon myspace icon payment-amazon_payments icon payment-american_express icon ApplePay payment-cirrus icon payment-diners_club icon payment-discover icon payment-google icon payment-interac icon payment-jcb icon payment-maestro icon payment-master icon payment-paypal icon payment-shopifypay payment-stripe icon payment-visa icon pinterest-circle icon pinterest icon play-circle-fill icon play-circle-outline icon plus-circle icon plus icon rss icon search icon tumblr icon twitter icon vimeo icon vine icon youtube icon

Olivia Cognet

Olivia Cognet


Nice’te çocukluğunuzda karşılaştığınız cepheler, seramik vitrinler ve Akdeniz ışığı hala çalışmalarınızda gizlice varlığını sürdürüyor mu?

Evet, kesinlikle. Nice cephelerinin, seramik vitrinlerinin, Akdeniz renklerinin ve özellikle ışığının görsel hafızama derinlemesine işlendiğini düşünüyorum. Côte d’Azur’da büyürken, seramiklerinve heykellerin gündelik yaşama doğal biçimde entegre olduğu bir mimariyle çevriliydim. 1960’lar ve 70’lerde Fransız Rivierası boyunca alçak kabartmalar, seramik duvar panoları, heykelsi cepheler ve sanatsal müdahaleler her yerdeydi. Sanat, zanaat ve mimari arasında kesin bir ayrım yoktu. Bunun çok erken yaşlarda üzerimde derin bir iz bıraktığını düşünüyorum. Duvarlar hiçbir zaman nötr değildi; doku, ışık, süsleme ve hafıza taşırlardı. Bugün bile çalışmalarım muhtemelen pürüzlülük ile yumuşaklık, organik varlık ile duyusal ışık arasındaki bu Akdeniz gerilimini taşıyor.

Nice, Los Angeles ve Vallauris arasındaki yolculuğunuz boyunca, her şehrin malzeme, ölçek ve form anlayışınız üzerinde bıraktığı en belirgin iz ne oldu?

Her şehir algımı farklı biçimde dönüştürdü. Nice bana duyusallık, süsleme ve ışıkla ilişkili bir bakış kazandırdı. Los Angeles beni ölçek ve özgürlükle tanıştırdı; heykelin mimariye, peyzaja, hatta atmosfere dönüşebileceği fikrini verdi. Vallauris ise beni malzemenin kendisinin mahremiyetine ve tarihine geri götürdü. Vallauris çok özel bir yer çünkü olağanüstü bir seramik mirası taşıyor.Roger Capron, Derval ve daha birçok önemli seramik sanatçısının evi olmasının yanı sıra, Picasso’nun da yıllarca yaşayıp çalıştığı ve yerel zanaatkarlarla iş birliği içinde binlerce seramik parça ürettiği yerdi. Bu enerji hala orada kilin yalnızca bir malzeme değil; deneyle, gündelik yaşamla ve sanatsal özgürlükle yaşayan kültürel bir dil olduğunu hissettiriyor.

Çağdaş bir sanatçı olarak Picasso, Roger Capron ve Vallauris’in seramik tarihiyle çevrili olmak işlerinizle nasıl bir diyalog yaratıyor?

Seramiğin her zaman yeniden bir icat alanı olduğuna dair sürekli bir farkındalık yaratıyor. Beni ilgilendiren geçmişi yeniden üretmek değil, bu sanatçıların malzemeyi bir özgürlük dili olarak nasıl kullandıklarını anlamakla ilgili. Geçmişle diyalog, ancak yeni olasılıklar doğurduğunda anlamlı hale geliyor.

Vallauris’e dönmek köklerinize dönüş gibi mi hissettirdi, yoksa tamamen yeni bir başlangıç mıydı?

Vallauris’e dönmek hem derinden tanıdık hem de tamamen yeni hissettirdi. Seramik tarihinin bu kadar güçlü biçimde var olduğu bir yere geri dönmekte neredeyse duygusal bir şey vardı ancak ben oraya farklı bir insan olarak, farklı bir bakışla geldim. Bu nostaljik bir dönüşten çok, o soy çizgisi içinde kişisel bir şey inşa etmeye yönelik bilinçli bir karardı.

Aksesuar tasarımından seramiğe geçerken neler sizinle geldi?

Moda aksesuarları bedenle çok mahrem bir ilişki içindedir. Seramik ise özellikle mimari ölçekte, varlık kavrayışımı tamamen değiştirdi. Bedene eşlik eden nesneler üretmekten, bedenin içinde bulunduğu, karşı karşıya geldiği ya da etrafında hareket ettiği formlar yaratmaya geçtim. Bu süreç bana bir nesnenin, mekanın kendisi aracılığıyla duyguyu şekillendirebileceğini öğretti.

Kili ilk kez tuttuğunuzda sizi en çok etkileyen şey neydi?

Beni en çok etkileyen şey, kilin sunduğu özgürlüktü. Onun fikirleri neredeyse anında gerçeğe dönüştürebilen bir malzeme olduğunu hemen hissettim. Kilin son derece doğrudan ve sezgisel bir yanı var. Çok az kısıtlamayla inşa edebilir, deforme edebilir, büyütebilir, yok edebilir ve yeniden kurabilirsiniz. Ben moda dünyasından geliyorum o yüzden sürecin üretim yapılarıyla iç içeydim. Seramik ise bunun tam tersi gibi hissettirdi. Çünkü kille ve çok basit araçlarla anıtsal formlar icat edebiliyorsunuz. Neredeyse tek başınıza ellerinizle çalışabiliyor ve yine de radikal, heykelsi ve iddialı bir şeyler yaratabiliyorsunuz. Beni büyüleyen şey, bu sınır yokluğuydu. Kil deneyselliği kabul eder. Kazalara, kendiliğindenliğe ve içgüdüye izin verir. Aynı anda hem ilkel hem de sonsuz derecede çağdaştır. Sanırım bu malzeme benim için yalnızca bir zanaat malzemesi değil; fikirleri, mekanı ve duyguyu özgürce şekillendirmeye yarayan gerçek bir dil!

Roger Capron’un eski atölyesinde üretim yapmak, onun mirasıyla her gün karşılaşmak gibi. Bu mirasla ilişkiniz daha çok karşılıklı bir diyalog gibi mi, yoksa zaman zaman da yaratıcı bir meydan okuma mı?

Roger Capron’un eski atölyesinde çalışmak hem ilham verici hem de oldukça talepkar. Onun varlığını görmezden gelmek imkansız; ancak bunu göz korkutucu bir şey olarak görmüyorum. Daha çok kuşaklar arasında süren bir diyalog gibi hissettiriyor. Zanaatkarlığa ve deneyselliğe duyulan saygı bakımından bir süreklilik var; ama aynı zamanda tamamen kişisel ve çağdaş bir şeye doğru da bir ilerleme ihtiyacı var.

Formlarınız oldukça organik bir nitelik taşıyor. Sizin dünyanızda bir nesnenin “canlı” bir varlık olarak algılanması ne anlama geliyor?

Bir kanepe, ayna ya da şömine işlevsel hale geldiğinde bile, kökenlerinde heykelsi bir jest ve mekan içinde bir varlık yaratma fikri bulunuyor. Beni ilgilendiren şey, heykelin duygusal ya da fiziksel yoğunluğunu kaybetmeden gündelik yaşama girdiği o an. Canlı bir varlık; gerilimden, dengesizlikten, duyusallıktan ve öngörülemezlikten doğar. Statik mükemmellikle ilgilenmiyorum. Organik, neredeyse kararsız, hatta zaman içinde gelişmeye devam edebilirmiş gibi hissedilen formları seviyorum. Onların yalnızca tasarlanmış değil, bir enerji tarafından mesken tutulmuş gibi hissedilmesini istiyorum. Her parça benzersiz ve el yapımı olduğu için içlerinde derinden insani bir şey de var. Jestin, kırılganlığın ve içgüdünün izlerini taşıyorlar. Bence bir heykeli canlı hissettiren şey; işlevinin ötesinde, neredeyse kendi kişiliğine sahip olması.

Bir parçanın “işlevsel bir nesneden” öteye geçip, “sanat eserine” dönüşmeye başladığı an nerede başlar?

Bu dönüşüm, nesne işlevini duygusal ya da sembolik olarak aşmaya başladığında gerçekleşir. Bir şömine bir mekanı ısıtabilir; ama aynı zamanda heykelsi, neredeyse ilkel bir şeye de dönüşebilir. Bununla birlikte işlevsel yön artık nesnenin nihai amacı olmaktan çıkıp, daha geniş bir duygusal deneyimin katmanlarından biri haline gelirse sanat başlar.

Çalışmalarınızın modern brütalizmi feminen bir dille bir araya getirdiği açıkça görülüyor. Bu karşıtlığı nasıl tanımlıyorsunuz?

Birbirini yok etmeden bir arada var olabilen karşıtlıklarla ilgileniyorum. Brütalizm bazen katı ya da maskülen hissedilebilir; ancak ben bu mimari formların içine duyusallık, yumuşaklık ve düzensizlik katmayı seviyorum. Bence güç, içinde kırılganlık ya da akışkanlık barındırdığında çok daha etkileyici hale geliyor.

Le Corbusier’nin “sanatların sentezi” fikri kendi pratiğinizde nasıl yankı buluyor?

Le Corbusier’nin sanatların sentezi fikri bende derin bir karşılık buluyor; çünkü disiplinleri hiçbir zaman birbirinden ayrı algılamadım. Mimari, heykel, mobilya, zanaat ve sanat aynı mekansal dil içinde var olabilir. Ben izole nesnelerden çok, mekanlar/bağlamlar yaratmakla ilgileniyorum.

Röportajın tamamı No.34 sayısında!

Röportaj: Seval Akbulak

Read more

Barbara Kuebel

Barbara Kuebel

Dale Chıhuly

Dale Chıhuly

Your Cart

Your cart is currently empty. Click here to continue shopping.