Anna Karlin
Tasarımla ilgili en büyük zayıflığınızın ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Keşke daha iyi bir çizer olsaydım.
Kendi evinizde asla kullanmayacağınız bir şey var mı?
Parfümlü temizlik ürünleri. Mekanın kokusunun yapay bir şekilde kurgulanmasından hoşlanmıyorum. Bir evin kendine ait, doğal ve zamana yayılan bir kokusu olmalı.
Zaman içinde zevkinizin en sadeleşen yönü hangisi oldu?
Sadelik konusunda kazandığım özgüven diyebilirim. Gençken daha fazla şey söyleme ihtiyacı duyuyorsunuz; daha karmaşık, daha iddialı olma eğilimi ağır basıyor. Oysa zamanla, azaltmanın da bir güç olduğunu fark ediyorsunuz. Sade olmak, aslında ne yaptığınızı bildiğinizi gösterir. Gereksiz hiçbir unsura ihtiyaç duymadan güçlü bir ifade yaratabilmek, bugün benim için tasarımın en rafine hali.
Görsel iletişim alanındaki geçmişiniz, bugün mobilya ve aydınlatma tasarımlarınızı nasıl etkiliyor ve şekillendiriyor?
Tasarımı her zaman bir hikaye anlatma biçimi olarak gördüm. Cansız bir nesne aracılığıyla bir düşünceyi, bir ruh halini ya da belirli bir duyguyu aktarırsınız. Görsel iletişim geçmişim, bu anlatı kurma becerimi geliştirdi. Bir objenin yalnızca formuna değil, taşıdığı mesajına da odaklanıyorum. Bir sandalye ya da bir lamba, yalnızca işlevsel bir unsur değil; aynı zamanda bir atmosfer kurucusu ve bir duygu taşıyıcısıdır çünkü.
Zamansızlık iddiasında bulunan bir tasarım yaratmak gerçekten mümkün mü, yoksa her nesne üretildiği dönemin kültürel kodlarını kaçınılmaz olarak taşır mı?
Eğitimli bir göz, bir nesnenin hangi döneme ait olduğunu çoğu zaman anlayabilir. Çünkü tasarım yalnızca niyet edilen formdan ibaret değildir; üretildiği çağın malzemeleri, teknolojileri ve üretim yöntemleri tarafından şekillenir. Ayrıca nesneler zamanla patina kazanır, aşınır, yaş alır. Bu süreç, onların güzelliğinin bir parçasıdır ve döneme dair ipuçları taşır. Zamansızlık bir ideal olabilir; ancak her obje, üretildiği çağın izlerini mutlaka içinde barındırır. Ve bu izler taklit edilemez.
Londra’dan New York’a uzanan yolculuğunuz form ve ölçek algınızı nasıl dönüştürdü ve estetik hafızanızı en çok hangi şehir şekillendirdi?
Gençlik yıllarımda Barselona’ya gidip Gaudí’nin eserlerini görmek benim için adeta bir aydınlanma anıydı. O deneyim, bugün bulunduğum tasarım yolculuğunun başlangıcı oldu diyebilirim. Amerika’ya taşındığımda ise tasarım ve mimari açısından daha genç bir kültürle karşılaştım. Bu durum bana, Viktorya ve Gürcü dönem oranlarıyla çevrili bir ortamda büyümüş olmanın ne kadar büyük bir ayrıcalık olduğunu fark ettirdi. Bu mimari miras, insanın gözünü farkında olmadan görsel denge ve oran konusunda eğitiyor.
Kendi kendini yetiştirmiş olmanızın özgürlüğü ile disiplin gereksinimini nasıl dengelediniz?
Kendi kendimi yetiştirmiş olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Bu sayede, başlangıçta gerçekliğin sınırlarıyla ya da teknik bilginin ağırlığıyla kısıtlanmadım. Hayal kurabildim. Bugün bildiklerimi o zaman bilseydim, belki de başlamaya cesaret edemezdim. Ancak bu özgürlük, beraberinde ciddi bir disiplin gerektiriyor. Kendi yolunuzu çizmek, dışarıdan bir yapı olmadan ilerlemek demek; bu da içsel bir kararlılık ve öz disiplin gerektiriyor.
Röportajın tamamı No.33 sayısında!
Röportaj: Seval Akbulak