Dale Chıhuly
Cama olan ilginizi nasıl keşfettiniz ve bu süreç nasıl bir tutkuya dönüştü?
Washington Üniversitesi’nde iç mekan tasarımı eğitimi alırken, cam kırıklarını dokuma çalışmalarımın içine yerleştirmeye başlamıştım. Bu cam parçalarının ışığı yansıtma biçimi ve ipliklerin dokusuyla yan yana geldiklerinde oluşturdukları görsel karşıtlık beni derinden etkilemişti. 1965 yılında, vitray camı eriterek çelik bir boru yardımıyla bir cam baloncuğu üfledim ve o an bu sürece bütünüyle kapıldığımı hissettim. Cam üflemenin hızı, ateşle kurduğu ilişki ve ışığın yüzeyde yarattığı titreşim beni büyüledi; zamanla bu ilgi güçlü bir tutkuya, hatta bir tür takıntıya dönüştü. Aradan altmış yıl geçmiş olmasına rağmen, hala o ilk baloncuğun peşinden gitmeye devam ediyorum.
Cam doğası gereği kendi kurallarını koyan bir malzeme. Bu durum nasıl bir avantaj ya da risk barındırıyor?
Bunu kesinlikle büyük bir avantaj olarak değerlendiriyorum. Ürettiğim her parçanın kendine özgü doğaçlama özellikler taşımasını her zaman benimsedim ve bu farklılıkları
çalışmanın ayrılmaz bir parçası olarak gördüm. Cam sıcakken adeta kendi iradesine sahipmiş gibi davranır; akışkanlığı ve kırılganlığıyla sizi yönlendirir. Ben de bu süreçte camın doğal formunu bulmasına izin vererek, onun potansiyelini açığa çıkarmaya çalışırım. Dolayısıyla her eser, tekrar edilemez ve benzersiz bir karakter kazanır.
Asimetri ve kontrollü çöküş formları işlerinizde neden bu kadar merkezi bir rol oynuyor?
Yerçekiminin işi devralmasına izin verdiğinizde neler olacağı görmek her zaman ilgi çekici. Kariyerimin başlarında pek çok kişi camın kusursuz bir simetriye sahip olması gerektiğini düşünüyordu çünkü teknik mükemmeliyet, estetik değerin temel ölçütü olarak görülüyordu. Oysa ben camın sınırlarını zorlamak, onu ne kadar büyütebileceğimizi ve esnetebileceğimizi görmek istedim. Baskets serisi tam da bu gerilim üzerine kurulu; camın formunu kaybetmek üzere olduğu o kritik eşiği, yani çöküşten hemen önceki o mükemmel anı yakalamayı amaçlıyor. Bu “kontrollü çöküş” fikri, hem risk hem de denge içeriyor ancak çalışmalarımın da karakterini belirliyor.
Büyük ölçekli kamusal enstalasyonlarda izleyici deneyimini nasıl kurguluyorsunuz?
Her bir eserimi, yerleştirileceği mekana özgü olarak tasarlarım; yani her çalışma, bulunduğu çevreyle doğrudan ilişki kurar. İster bu yıl Venedik’te Büyük Kanal
boyunca konumlandırılan yeni Towers olsun, ister Meijer Bahçeleri’ndeki (Frederik Meijer Gardens & Sculpture Park) yerleştirmeler olsun, temel hedefim değişmiyor. Ziyaretçilerin her seferinde kendilerine özgü ve unutulmaz bir deneyim yaşamalarını istiyorum çünkü. Günün farklı saatlerinde ışığın cama nasıl çarptığını, renklerin ve yansımaların nasıl değiştiğini dikkatlice düşünürüm; ayrıca çevresel koşulların ve mimari bağlamın deneyimi nasıl dönüştürdüğünü de tasarım sürecine dahil ederim.
Bir koleksiyoner için bir Chihuly edisyonunun değerini belirleyen en önemli unsur nedir?
Bence en belirleyici unsur, izleyici ile eser arasında kurulan duygusal bağ. Bir eseri sahiplenmek, aynı mekanı paylaşmak, onunla gündelik bir ilişki kurmak anlamına gelir. Bununla birlikte teknik açıdan değerlendirildiğinde seri mantığı büyük önem taşır; örneğin bir Rotolo üretmek son derece karmaşık ve yoğun bir süreç gerektirir. Elbette ölçek de önemli bir faktör, ancak canlı ve enerjik renklerden oluşan bir Macchia grubunun, büyük ve gösterişli bir Chandelier kadar güçlü bir etki yaratabileceğini düşünüyorum.
Röportajın tamamı No.33 sayısında!
Röportaj: Seval Akbulak