arrow-left icon arrow-right icon behance icon cart icon chevron-left icon chevron-right icon comment icon cross-circle icon cross icon expand-less-solid icon expand-less icon expand-more-solid icon expand-more icon facebook icon flickr icon google-plus icon googleplus icon instagram icon kickstarter icon link icon mail icon menu icon minus icon myspace icon payment-amazon_payments icon payment-american_express icon ApplePay payment-cirrus icon payment-diners_club icon payment-discover icon payment-google icon payment-interac icon payment-jcb icon payment-maestro icon payment-master icon payment-paypal icon payment-shopifypay payment-stripe icon payment-visa icon pinterest-circle icon pinterest icon play-circle-fill icon play-circle-outline icon plus-circle icon plus icon rss icon search icon tumblr icon twitter icon vimeo icon vine icon youtube icon

Nilperi Şahinkaya

Nilperi Şahinkaya

Çocukluğunuzdan bugüne, hala sizinle olan bir alışkanlığınız var mı? 
Çocukluğumdan beri günlük tutarım. Son yıllarda daha az yazsam da arada hislerimi kağıda dökmek, hatta şiir yazmak, çocukluğumdan beri iyi gelir. Yazmanın kişiyi duygularda boğulmaktan kurtardığını düşünüyorum. Uzun vadede farkındalığı da yükseltiyor. Güzel bir “me time”. Bazen de hayallerimi, hedeflerimi yazarım; yıllar sonra gerçekleştiğini görmek, hayatla olan ilişkimi güçlendiriyor. 

Kendinizle baş başa kalmayı en çok hangi anlarda ihtiyaç olarak hissediyorsunuz?
Genelde çalışırken çünkü setler çok kişinin, dolayısıyla fazla enerjinin olduğu yerler. İnsanların enerjisini üstüme almak gibi bir özelliğim olduğu için yoruluyorum. Daha doğrusu, fazla stimüle oluyorum çünkü bir sürü kişiyle aynı anda iletişim kurmak fazla konsantrasyon gerektiriyor. Böyle ortamlarda mola verip kendimi kapamak yerine, herkese koşup günün sonunda yorgun düşüyorum. Kısacası herhangi bir yerde çok kişiyle bir arada olduysam sonrasında mümkünse hiç konuşmadan uzanıp dinlenmeye ihtiyaç duyuyorum. 

Sizinle ilgili duyduğumuzda şaşıracağımız şeyler desek, hangi perde aralanır?
Ani plan yapmaya hiç müsait değilim. Spontane bir plan yapılırsa dahil olamam. Çok planlı programlıyımdır ve programım bozulursa çok rahatsız olurum. Kendi düzenimde yaşamaya çok ihtiyacım var. Bunun dışında, güvelerden korkarım. Yaz aylarında beni geceleri çığlık atıp koşarken görürseniz gece kelebeklerinden kaçıyorumdur. Bir de dört yılda bir ev değiştiririm. Dördüncü yılda evimden bunalırım. Diplomat çocuğu sendromu denirmiş buna. Çocukluğumdan beri dört yılda bir ev değiştirdiğim için alışkanlık haline geldi. 

Herkesin “hikaye anlatıcısına” dönüşmüş olması, çağımızın bir çeşit vebası mı yoksa sizin için bir malzeme kaynağı mı? 
Herkesin yapmaya başladığı herhangi bir şey, beni itmeye başlar. Pek hoşlandığım bir şey değil. Ben değişik, yenilikçi, aykırı olanı severim. 

Henüz projeye dönüşmemiş bir karakter hayaliniz var mı?
Hiçbir zaman kafamda bir karakter hayali olmadı aslında. Bir proje geldiğinde, teklif edilen karakterin sahneleri nasıl kurulmuş, ona dikkat ediyorum. Sahneler güzel yazıldığında her karakter derinleşip enteresan hale geliyor. Karakteri heyecan verici hale getiren şey ise nasıl konuştuğu, yani diyaloglarıdır. Diyaloglar ve sahnelerde alınan aksiyonlar iyiyse heyecanlanıyorum. 

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sezginiz mi sizi ileri taşıdı yoksa disiplininiz mi?
Kesinlikle disiplinim. Sezgim kuvvetli fakat onu kulak arkası yapıp disiplinine sarılan biriyim. Daha doğrusu, sezgilerine güvenerek disiplinli çalışan biriyim. Zaten biri olmadan diğeri yetersiz kalır sanki. 

Bir karaktere hazırlanırken belli bir metodolojiniz var mı? Bir karakteri inşa ederken önce metne mi, bağlama mı yoksa karakterin “boşluklarına” mı odaklanırsınız? 
Okuduğum anda kendiliğinden karakterin imgeleri kafamda oluşur. Postürü, bakışları, duruşu, konuşması, hayalleri, korkuları, hedefleri; ne varsa kendiliğinden gelir. Sahneleri okurken hayal gücüm, karakterin iç çatışmalarını ve amaçlarını şekillendirir. Tam bu noktadan sahneye çıkana kadar çalışmayı bırakmaktan yanayım. Kağıda notlar alıp uzun uzun karaktere çalışan biri değilim. Bu bana iyi gelmiyor. Oyunculukta yaratıcılık, içgüdülerle yani anlara bağlı tepkilerle oluşur. Oyuncunun kendini bırakması gerekir. Sahneye çıkmadan önce kafada her şeyi planlamak, karakteri bütünüyle oluşturmak yanlış bence. Örneğin, tiyatroda veya iyi yönetilen setlerde, aynı sahne onlarca farklı şekilde, farklı motivasyonla oynanır. Oyuncu, karakteri tam olarak sahnede/sette oluşturur. 

Kendinize meydan okuduğunuz ya da size en zorlu gelen rol hangisiydi? 
“Derin Mor” dizisinde, apokaliptik uzamda geçen bir hikayede doktor bir kadını canlandırdım. Sahneler on sayfaya kadar çıkıyordu ve çoğu tek plan çekiliyordu. Sahnede, dünyanın sonu geldiği için, hem ciddi bir duygusal karmaşa hem de bol aksiyon vardı. Tek sahnede, mekandan mekana geçiş yapmamız gerektiği çok oldu. Tek plan çekildiği için de yüksek konsantrasyon gerekiyordu, fakat keyifliydi. 

Güldüren bir rolü mü, yoksa sizi huzursuz eden bir rolü mü zorlayıcı bulursunuz?
Huzursuz eden, çünkü karakterin aldığı aksiyonlar bana kişi olarak ters düşüyorsa rahatsız olurum. Mesela canlandırdığım tüm “kötü kadınlar” beni zaman zaman huzursuz eder. Sahneleri okurken sinirlenirim. Onları anlamak ve sahnede aynı şekilde düşünüp hareket etmek moral olarak zorlayıcı olabiliyor. Örneğin, Kral Kaybederse’de, en yakın arkadaşının eşiyle ilişki yaşayan bir kadını oynamak başlı başına huzursuz ediciydi, fakat oyuncu olarak onun penceresinden bakmak enteresan bir deneyimdi. 

Bir oyuncu olarak yönetmenin vizyonuna teslim olmak mı, yoksa o vizyonla tartışmak mı sizi daha çok besler? 
Tamamıyla yönetmene teslim olmak. Yönetmenin bakışına ikna olmak isterim çünkü kurulan dünyayı onun gözünden izliyoruz. Bir bildiği vardır diye hareket ederim ve ikna olmaya bakarım. Bu yüzden iyi yönetmenle çalışmak belki de en önemli faktör. 

Kendi hayatınızda asla almak istemeyeceğiniz bir kararı bir karakter aracılığıyla yaşamak, size ne kazandırır? 
Psikanalistim, canlandırdığım rollerin sevmediğim ve baskıladığım özellikler taşıdığını göstermişti. Her rol, oyuncuyu ve seyirciyi aynalamak için var. Nasıl ki rüyada görülen her kişi ve unsur, rüyayı gören kişiyi yansıtır; aynı şekilde izlenilen hikayedeki her karakter, içinde var olanın ve onu izleyenin parçalarıdır. Benim canlandırdığım parça ise genelde bana ters düşecek kararlar alan ve onlara sahip çıkan kadınlar. Kısacası, çokça hata yapan ve hatalarını çekinmeden savunan kadınları canlandırmak, bana bu tarafımı da kucaklamam gerektiğini fark ettirdi. 

Dünya sinema tarihinde sizi en çok etkileyen dönem hangisi: Italyan Yeni Gerçekçiliği, Fransız Yeni Dalgası, yoksa klasik Hollywood anlatısı mı? 
Alışılmış kalıpları yıkma motivasyonuyla ortaya çıkan Fransız Yeni Dalgası. Yenilikçi, ülkenin evrilen siyasi ve sosyolojik atmosferini yaratıcılığa dönüştüren, kısacası tam anlamıyla sanatsal bir dönem olduğunu düşünüyorum. Bu tarz bir filmde yer almak isterdim. 

Röportajın tamamı No.33 sayısında!

Röportaj SEVAL AKBULAK Fotoğraf KADİR KARADEMİR
Moda Editörü GİZEM İNCE Saç MUTLU AHMET SİNAN Makyaj YAĞIZ YOLDAŞ Dijital Işık Şefi TANER YAMAN Fotoğraf Asistanları BERKAN YAMAN, OĞULCAN BÜLBÜL, MURAT ERDOĞAN Moda Editörü Asistanı SELENA ÖZKANER Prodüksiyon EBRU AVCI Mekan PASAJ ZİVO İş Birliği CHOPARD, TEKTAŞ WATCHES & JEWELLERY

Read more

Thibaud Crivelli

Thibaud Crivelli

Nüket Filiba

Nüket Filiba

Your Cart

Your cart is currently empty. Click here to continue shopping.