Fernando Jorge
Satın aldığınız ilk mücevher neydi?
Mücevher alanında çalışmaya ilk kez 2002 yılında başladım, ancak 2017’deki Parallel koleksiyonuma kadar hiç mücevher takmadım. Koleksiyonun kendisi, sonunda takabileceğim parçalar tasarlama yönündeki güçlü arzumun bir karşılığıydı. Kişisel tarzım minimal ve pratik; bu nedenle kendimi rahat hissederek takabileceğim fine jewellery parçaları yaratmak üzere kendime meydan okudum. Kendim için yaptığım ilk parça da bej altından Parallel Doubled bilezikti. O zamandan beri bilezikleri günlük yaşamımın bir parçası haline getirdim ve kendi tasarımlarımı takma konusunda daha deneysel olmaya başladım.
Sahip olduğunuz mücevherler arasında duygusal değeri en özel olan parça hangisi?
Çalışmalarıma dönüp baktığımda gurur duyduğum pek çok parça olduğunu görüyorum. Bu oldukça duygusal bir bağ. Favori parçam ruh halime, nerede ya da kiminle olduğuma göre değişiyor.Sevdiğim şey, bu sonsuz olasılıklar ve kombinasyonlar. Beni en iyi temsil eden koleksiyonu seçmem gerekirse de Central Saint Martins’deki yüksek lisans eğitimim sırasında tasarladığım Fluid koleksiyonu olurdu. Çok dürüst ve saf bir yaratıcı girişimdi; tasarım estetiğiminve markamın başlangıç noktasına dönüştü.
Dünyanın dört bir yanında size ilham veren insanlar arasında kimler var?
Doğal olarak minimalist ve duyusal bir dile sahip Brezilyalı yaratıcılar beni önemli ölçüde etkiliyor; mimar Oscar Niemeyer ve sanatçı Ernesto Neto gibi. Onların çalışmaları, bedenin kıvrımlarından derin biçimde beslenen, minimal ama aynı zamanda oyunbaz bir üsluba sahip. Ayrıca annem ve kız kardeşlerimden yıllar içinde tanıştığım arkadaşlarıma ve müşterilerime kadar çevremdeki insanlardan da ilham alıyorum.
Tarih boyunca mücevher; statünün, gücün, arzunun ve aidiyetin sembolü oldu. Günümüz dünyasında sizce mücevher neyi temsil etmeli?
Benim için mücevher, temelde duygusal bağ kurmakla ilgilidir; çok ilkel, samimi ve içgüdüsel bir alana temas eder. Doğal ve nadir malzemelerin güzelliği, taşıdıkları büyüyle birlikte, güçlü bir tasarımı yalnızca bir nesne olmaktan çıkarıp duyguların ve hislerin saklandığı bir kaba dönüştürebilir.
Brezilya’da başlayan, Londra’da rafineleşen bir tasarım dili kurdunuz. Sizce Fernando Jorge markası iki kültür arasında bir köprü mü, yoksa bu iki dünyanın geriliminden doğan üçüncü bir estetik alanı mı?
Brezilya ile Londra arasında yaşamak, çalışmalarımı çok doğal bir biçimde şekillendirdi. Brezilya’da belirli bir özgürlük ve kendiliğindenlik vardır. Birlikte çalıştığım tasarımcılar, referansları içgüdüsel olarak özümsüyor; farklı etkileri, kültürleri ve dönemleri fazla düşünmeden harmanlıyordu. Londra’ya taşındığımda ise kendimi bir anda çok farklı geçmişlerden gelen, her biri kendi kültürel dilini çalışmalarına taşıyan yaratıcılarla karşı karşıya buldum. Bu durum, kendi kimliğim ve geçmişim üzerine çok daha derin düşünmemi sağladı. Bunun sonucu olarak yaşadığım deneyim ise çalışmalarımı daha kişisel ve düşünselkıldı çünkü ortaya çıkan sonuçlar iki dünya arasındaki gerilimi uzlaştırdı ve bunun sonucunda da oldukça evrensel ve kapsayıcı bir nitelik kazandı. Bununla birlikte çalışmalarımın çeşitli kültürler arasında bağlar kurmuş olmasından da gurur duyuyorum.
Yüksek mücevhercilik çoğu zaman kusursuzluk, nadirlik ve parlaklık fikirleri üzerine inşa edilir. Siz çakıl taşları, mermer, malakit ve fosilleşmiş kehribar gibi malzemeleri de bu dünyanın merkezine taşıdınız! Bu, lüks algısına bir meydan okuma mıydı, yoksa onun tanımını genişletme arzusu muydu?
Yüksek mücevhercilik, yaratıcı pratiğim için benzersiz bir özgürlük alanı sunuyor. Burası hem kavramsal hem de teknik olarak fikirleri daha ileri taşımak için sonsuz bir keşif alanı. Bu alanda yaratıcılık, ölçek ve zanaatkarlık beklentilerin ötesine taşınabilir. Daha mütevazı malzemeleri değerli taşlarla bir araya getirmek, her iki dünyanın kendine has niteliklerini görünür kılmanın veçok kişisel bir ifade biçimi yaratmanın yoluydu. Bu çalışmalar aracılığıyla, yüksek mücevhercilik kavramını kendi değerlerim ve inançlarımla örtüşen bir noktaya taşımayı arzuladım.
Mücevherlerinizdeki heykelsi formların kaynağı nereden geliyor?
Mücevherlerimin bedenin doğal bir uzantısı gibi hissedilmesini istedim. Ortaya çıkan bu akışkan formlar tümkoleksiyonlarım boyunca süreklilik kazanan bir çizgiye dönüştü.
Fluid ve Stream gibi koleksiyonlar organik, kıvrımlı ve bedene duyarlı bir dil ifade ederken, Vertex koleksiyonu Art Deco yankıları taşıyan daha mimari ve geometrik bir tavır ortaya koyuyor. Bu değişim, tasarım evreniniz içinde nasıl bir olgunlaşmayı temsil ediyor?
Yıllar içinde, yaratıcı ritmimin doğal bir salınımla ilerlediğini fark ettim. Bir düşüncede yeterince derinleştiğimi hissettiğimde, içgüdüsel olarak onun karşı kutbuna yönelmek; yeni bir sayfa açmak ve keşfimi başka alanlara taşımak isterim. Vertex koleksiyonu, köklerime, doğaya ve organik kıvrımlara dönüşü temsil eden Deep Stream koleksiyonunun hemen ardından geldi. Bu kez içgüdüm, daha mimari ve kentsel bir hisle ilerlemek; kendi evrenime yeni bir ifade alanı kazandırmak yönündeydi. Baget kesimi bir başlangıç noktası olarak ele aldım ve tüm koleksiyonu bu sade unsurun çevresinde onun uzantıları ve dönüşümleri üzerinden inşa ettim.
Röportajın tamamı No.34 sayısında!
Röportaj: Seval Akbulak