Valentina Ciuffi & Joseph Grima
Küratöryel refleksinizin devreye girdiğini hatırladığınız ilk an neydi?
Valentina Ciuffi: Uzun yıllar gazetecilik yaptım. Tasarım üzerine yazdım ve bunu, eğitimini aldığım disiplin olan gösterge bilimin kendine özgü bakış açısından yaptım. Gazeteciliğe çok belirli bir yaklaşımla bakan isimlerin yanında çalıştım: Örneğin Stefano Boeri; başlangıçta ABITARE dergisini, mimarinin esas olarak edebiyatçılar tarafından yazıldığı bir yere dönüştürmek istiyordu. Ya da aynı derginin editörlüğünü üstlenen, önemli bir grafik tasarımcı ve düşünür olan Mario Piazza; tasarım dünyasını kelimeler ve kavramlar üzerinden analiz eden tematik bir yaklaşım geliştirmişti. Bunu özellikle vurguluyorum çünkü gazetecilik, zaten belirli bir küratöryel pratiği içinde barındırır. Elbette tek bir nesneyi ya da bir sergiyi analiz etme imkanı vardır; ancak çok farklı nitelikteki unsurları bir araya getiren, temalar, benzerlikler ve çağrışımlar üzerinden ilerleyen bir deneme ya da makale kurgulama fikri de vardır. Bu durum, bir serginin yapabildiği ve yaptığı şeye son derece yakındır. Bu yüzden, bu içgüdünün gazetecilikteki ilk yıllarımdan itibaren var olduğunu söyleyebilirim. Onu mekansal olarak hayata geçirmek başka bir mesele; ama bu da doğrudan eğitim aldığım disiplinden besleniyor. Göstergebilim, şeyleri öncelikle çizgisel ya da tarihsel anlatılarla analiz etmez; bunun yerine temalar üzerinden ilerler. Paradigmalara büyük ölçüde yaslanır. Farklı unsurları, bir katalog ya da bir kümeye aidiyetleri üzerinden ilişkilendirir; onları bir temanın varyasyonları haline getirir. Bu süreç, bir sergiyi kurgularken gerçekleşen ilişkilendirme biçimine de çok benzer.
Joseph Grima: Sergi yapımını bir tür hikaye anlatımı olarak görme fikrine çok inanıyorum; ikna edici bir argüman kurabilmesi için bir serginin bir başlangıcı, ortası ve sonu olmalı. Sanırım küratörlüğe dair bu kavrayışım, Domus dergisinde editör ve yazar olarak geçirdiğim ilk yıllardan geliyor. İtalyanca’da küratörlük ve editörlüğün “cura” olarak anılmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Temelde aynı şey, yalnızca bunu farklı mecralar kullanarak yapıyorsunuz.
Tasarım dünyasında sizi sürekli motive eden, kişisel bir takıntınız var mı?
V.C.: Nesneleri insan gibi görmeye meyilliyim; bir tür animizm. Şaka bir yana, “şeylerin” arkasında duran şeyi çok güçlü biçimde hissediyorum. Örneğin evimde, etrafımdaki nesneleri tasarlayan insanları sürekli görür gibi oluyorum. Artık, önem verdiğim insanların bilinçli olarak tasarladığı nesnelerin yanı sıra, derin saygı duyduğum ve birden fazla sergiye dahil ettiğim kişilerin tasarımlarıyla dolu bir evde yaşıyorum. Ama aslında bundan da önce, çocukluğumdan beri nesnelerle —genel olarak kıyafetlerle— çok oyunbaz bir ilişkim vardı; onları sevme halim, en azından benim algımda, görünümlerini adeta insanlaştırmakla örtüşüyordu. Bazı şeyler bana sevimli ya da itici gelebiliyor; içgüdüsel ve anlık bir şekilde beni ya çekiyor ya da uzaklaştırıyor. Bir teori var: Sonradan kurduğumuz ilişkilerin ya da zamanla aştığımız önyargıların ötesinde, insanlar ilk otuz saniye içinde karşılarındaki kişiyle bir “kimya” olup olmadığını anlar. Ben nesnelerle de aynı mekanizmanın işlediğini düşünüyorum. Bir şeyle karşılaştığımda, biraz absürt ama insanlara karşı hissettiğime çok benzeyen bir tepki doğuyor. Belirli sayılara ve hayvanlara —özellikle kedilere— karşı da takıntım var. Ayrıca, dindar olmamama rağmen, insanın hayali ritüellere inanma ihtiyacına inanıyorum: Bizden uzak, bizden büyük ve doğrudan kontrolümüzde olmayan sistemlere. Yaklaşan projelerimden biri de tam olarak bu boyutu inceleyecek.
J.G.: İyi tasarım her zaman en azından biraz provokatiftir ve karşı-kültüre yaslanır. Yeni kuşakların gözünden, etrafımızdaki dünyayı şekillendiren güçleri anlamanın harika bir yoludur.
Alcova’yı bir fuardan ziyade “mekansal bir argüman” olarak inşa ediyorsunuz. Her edisyonda hangi temel tezi ileri sürüyorsunuz?
V.C.: Farklı bağlamlarda, farklı galeriler için küratör olarak çalışıyorum ancak Alcova söz konusu olduğunda ben onun kurucu ortaklarından biriyim ve projenin vizyonunu Joseph Grima ile paylaşıyorum. Bir sergi içindeki tekil işleri seçen küratörler gibi hareket etmiyoruz. Bunun yerine, aldığımız çok sayıdaki başvuru arasından, çoğu zaman birbirinden oldukça farklı yönlere giden ama bize en güçlü gelen projeleri seçiyoruz. Kürasyonunu yaptığımız şey ise projeleri mekanlarla eşleştirme biçimimiz (ve bu, belki de mekanla ilgili sorunuzla daha doğrudan örtüşüyor): İçinde bulunduğumuz mimarilerin, ziyaret deneyiminin başarısında aktif bir ortak gibi çalışmasına alan açıyoruz. Alcova bir fuar ama çoğu kez sergi sanılmasının nedeni, her odayı ve her mekansal koşulu, her projeyle farklı ve kendine özgü bir diyaloğa sokması.
J.G.: Temel tez şu: Tasarım pek çok biçim alır ve kurduğu diller hiç olmadığı kadar öngörülemez hale gelir. Alcova’yı, tüm formlarıyla geleceğe dönük ve düşündürücü tasarım için bir platform olarak şekillendirmeye çalışıyoruz. Bununla birlikte, her edisyonun ziyaretçiler için bütünüyle yeni bir deneyim olması da kritik; bunu sağlayabilmek için, küratörler kadar film yapımcıları ya da sahne yönetmenleri gibi de davranmamız gerekiyor. İnsanlar kendilerini işin içinde hissederse, gördüklerine daha fazla dikkat kesilirler.
Milano Tasarım Haftası gibi aşırı doymuş bir ekosistemde dikkat çekmek kolay; zor olan, anlam üretmek. Alcova’nın anlam üretme stratejisi zamanla nasıl evrildi?
V.C.: Alcova’nın stratejisi, tam da belirli bir edisyonda üzerinde çalışmaya karar verdiğimiz bir temanın parçası olarak tasarlanmamış projeleri seçmesinde yatıyor. Projeleri, olgunluk düzeyleri ve araştırmalarının değeri üzerinden tercih ediyoruz. Çok uzman olmadığımız alanlarda bile, projelerin bizi şaşırtmasına izin veriyor; onların bize yeni şeyler söylemesine alan açıyoruz. Bu anlamda, bir serginin küratörleri olmasak da olgunluk, estetik güç ve her projede somutlaşan deney ve araştırma düzeyinin yönlendirdiği bir seçki mantığıyla hareket ediyoruz. Genellikle bu ölçütlere göre seçilmiş yaklaşık yüz proje olduğunu düşünürsek, ortaya çıkan şeyin tabiri caizse bir “anlam sergilemesi” olması oldukça doğal. Bence Alcova’nın başarısının temelinde de bu var: Bir fuar olarak işlemeye devam ederken, bunu mevcut birçok formata kıyasla çok daha etkili bir şekilde yapabilmesi.
J.G.: Ben bunu tersinden kurarım: Fuorisalone gerçekten de aşırı doygun ve abartılan bir ortam; anlam ise inanılmaz derecede kıt. Bunun sonucu olarak, anlamı uzaktan da olsa andıran herhangi bir şey üretmek bile olağandışı sayılıyor ve dikkat çekiyor. Biz, tasarımın nesnelerden çok insanlarla ilgili olduğuna her zaman güçlü biçimde inandık; işleri, bugün bizi neyin harekete geçirdiği, neyin ilham verdiği ya da neyin korkuttuğu üzerine konuşmanın bir yolu olarak sunmaya çalıştık. Bunun anlam taşıyan bir bütüne dönüşmesini umuyoruz; ama bu, bizim hüküm verebileceğimiz bir şey değil.
Röportaj: Seval Akbulak Fotoğrafçı: Piergiorgio Sorgetti
Röportajın tamamı No.32 sayısında!