Maggie Jean Taittinger & Constance Jablonski
Wellness söylemi, lüksün kendisi kadar güçlü bir pazarlama alanına dönüşmüş durumda. “Daha iyi” yaşama yapılan vurgu yeni bir baskı biçimine dönüşüyor mu?
Constance: Wellness’ın kendi içinde bir tür performansa dönüşme riski kesinlikle var; uyulması gereken yeni bir kurallar bütünü, “doğru” yapılması gereken bir başka şey gibi. French Bloom’un tam da böyle algılanmasını istemedik. Bizim için iyi yaşamak hiçbir zaman kendini kısıtlamak anlamına gelmedi; aksine, yaptığınız seçim nedeniyle kimse tarafından yargılanmadan özgürce seçim yapabilmek anlamına geldi. Bazı akşamlar bir kadeh şarap içmek isterim, bazı akşamlarsa bir kadeh Extra Brut’ümüzü tercih ederim; her iki seçimin de aynı ölçüde kutlamaya değer hissettirmesi gerektiğine inanıyorum. Bugün iyi yaşamak, irade gücünden ziyade niyetle ilgili; o andan ne istediğinizi bilmekle… Bu ister bağ kurmak, ister keyif almak, ister yalnızca ertesi gün kendinizi iyi hissetmek olsun.
Maggie, gastronomi dünyasından; Constance, moda endüstrisinden geliyorsunuz. İlk tanıştığınızda sizi birbirinizde çeken şey neydi?
Maggie: Birlikte bir şey inşa etmekten henüz söz etmeden önce bile, birbirimizde aynı hayal kırıklığını fark etmiştik. Ben ikizlere hamileydim ve Michelin Rehberi için yıllarca dünyayı dolaşmış, olağanüstü mutfaklar keşfetmiştim. Bir anda, eskiden parçası olduğum sofraların dışında kalıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Constance ise kutlama kültürü üzerine kurulu, sürekli etkinliklerin ve kadeh kaldırmaların olduğu bir sektörde alkol tüketimini azaltmaya çalışıyordu. Bizi birbirimize yaklaştıran şey, ikimizin de dışlanmış hissetmek istememesi ve yalnızca alkolsüz olduğu için daha az rafine bir seçeneğe razı olmak istemediğimizi fark etmemizdi.
Paris, New York her ikinizin hayatında da önemli roller oynadı. Kendinizi nerede “evinizde” hissediyorsunuz?
Constance: Benim için ev, şehirden çok bir his. İnsanların uzun uzun oturduğu şarabın cömertçe doldurulduğu ve kimsenin kalkıp gitmek için acele etmediği bir sofra… Yıllardır Paris ile New York arasında yaşıyorum ve her biri bana farklı bir şey veriyor: Paris bana tarih ve ritüel duygusunu, New York ise spontane olma hissini veriyor. Ancak “ev”i tek bir görüntüyle anlatmam gerekseydi, Paris yakınlarındaki Le Perche’de, uzun ve telaşsız geçen bir pazar öğle yemeğini seçerdim; bir şişe French Bloom ile.
French Bloom’un çıkış noktasında basit ama güçlü bir fikir var: Bir insan alkol içmediğinde kutlamanın dışında hissetmemeli. Bu eksikliği ilk kez ne zaman gerçekten fark ettiniz?
Maggie: Benim için bu son derece somut bir deneyimdi. 2019 yılında hamileydim; müşterilerle akşam yemeklerine katılıyordum ve yemeklerle eşleştirmek üzere bana sunulan seçenekler maden suyu, gazlı içecek ya da meyve suyu oluyordu. Beş yıl boyunca fine dining dünyasının içinde yaşamış biri için bu gerçekten büyük bir boşluktu. Sofra için özel olarak tasarlanmış, diğer herkese servis edilen şarapla aynı özen ve niyeti taşıyan hiçbir seçenek yoktu. Constance da kariyeri boyunca bu eksikliğin paralel bir versiyonunu yaşıyordu. Deneyimlerimizi karşılaştırdığımızda bunun kişisel bir rahatsızlık değil, pazarda gerçekten var olan önemli bir boşluk olduğunu fark ettik.
French Bloom’u geliştirirken kendinize “alkolsüz içecek” yaratmak yerine “bir maison kuruyoruz” demeniz hangi noktada gerçekleşti?
Maggie: Teknik zorluğun geleneksel şarap üretimi kadar yüksek olduğunu anladığımız anda bu farkındalık oluştu. Mevcut bir şarabı alıp sürecin sonunda yalnızca alkolünü çıkararak aynı yapıyı korumasını bekleyemezsiniz. Limoux’da, sıcaklıkların daha düşük olduğu doğru terroir’ı seçmemiz; üzümleri erken hasat etmemiz; kimi zaman yeni meşe fıçılarda yıllandırmamız ve ancak bundan sonra düşük sıcaklıkta vakumlu damıtma yöntemiyle alkolden arındırmamız gerekiyordu. Toprak, hasat zamanı, yıllandırma ve harmanlama gibi konularda bu ölçüde titiz kararlar almaya başladığımızda, proje artık bir içecek projesi olmaktan çıkıp gerçek bir şarapçılık projesine dönüştü. French Bloom’u bir marka yerine bir Maison olarak düşünmeye de işte o zaman başladık.
Röportajın tamamı No.35 sayısında!
Röportaj: Seval Akbulak